Son zamanlarda sokakta mikrofon uzatılan hemen her vatandaşın ağzından benzer bir cümle dökülüyor: "Zenginlerin yaşadığı, yediği, içtiği bir ülkeye döndük." Bu cümle, sadece bir serzeniş değil; derin bir sosyolojik kırılmanın, giderek keskinleşen bir sınıf ayrımının en yalın özeti.
Rakamlar kağıt üzerinde büyümeyi, ihracat rekorlarını ya da makroekonomik verileri fısıldayadursun; sokağın gerçekliği, "erişilebilirlik" duvarına çarparak paramparça oluyor.
Bugün Türkiye’de aynı caddede yürüyen ama bambaşka ekonomik evrenlerde yaşayan iki kitle var.
Bir tarafta, bir akşam yemeği için asgari ücretin yarısını tereddüt etmeden ödeyen, küresel standartlarda tüketen bir azınlık; diğer tarafta ise market raflarındaki etiket değişimlerini bir korku filmi gibi izleyen, en temel protein kaynaklarına bile "lüks" gözüyle bakan geniş bir çoğunluk.
Vatandaşın "Yediği, içtiği onların olsun" diyememesinin sebebi tam da bu.
Çünkü mesele artık bir marka ayakkabı ya da lüks bir otomobil değil. Mesele, sağlıklı beslenmenin, insanca barınmanın ve sosyalleşmenin bir "ayrıcalık" haline gelmiş olmasıdır.
Sınırlar Artık Sadece Kağıt Üstünde Değil
Sendikaların her ay düzenli olarak açıkladığı açlık ve yoksulluk sınırı verileri, artık birer istatistik olmaktan çıkıp toplumsal birer baraja dönüştü. Asgari ücretin açlık sınırıyla köşe kapmaca oynadığı, yoksulluk sınırının ise hayalleri süslediği bir ortamda; orta sınıfın "yok oluşu" sadece ekonomik bir kayıp değil, toplumsal huzurun da zedelenmesidir.
Eskiden "kanaat etmek" diye bir kavramımız vardı. Ancak bugünkü durum kanaat etmeyi aşıp, temel ihtiyaçlardan mahrum kalma noktasına evrildiğinde, vatandaş haklı olarak soruyor: Bu refah kimin için?
Vitrin ve Mutfak Arasındaki Uçurum
Işıltılı alışveriş merkezleri, tıklım tıklım dolu lüks restoranlar ve dolup taşan tatil beldeleri bir "zenginlik" göstergesi olarak sunulabilir.
Ancak bir ülkenin gerçek refahı, en üsttekinin ne yediğiyle değil, en alttakinin tenceresinde ne kaynadığıyla ölçülür.
Eğer bir ülkede peynir, et ve süt ürünleri "zengin yiyeceği" kategorisine girmişse, orada sadece ekonomik bir krizden değil, bir adalet krizinden bahsetmek gerekir.
Sonuç olarak;
Vatandaşın "Zenginlerin ülkesi olduk" tespiti, aslında bir imrenme değil, bir dışlanmışlık hissidir. Ekonomik başarı hikayeleri yazılırken sokağın bu sitemi göz ardı edilirse, büyüme rakamları sadece bir kesimin sofrasını büyütmeye devam edecek; geniş halk kitleleri ise o sofrayı sadece uzaktan izlemekle yetinecektir.
Unutmayalım ki; bir toplumun huzuru, zenginlerin ne kadar çok yediğine değil, yoksulların ne kadar tok uyuduğuna bağlıdır.










