Bayramlara artık gün sayıyorum… Takvimin yaprakları ağır ağır düşerken, çocukluğumun o eski bayram sabahları birer hatıra gibi gelip oturuyor içime. Şimdi Kurban Bayramı’na on yedi gün kaldı. Sokaklarda henüz o eski telaş yok belki ama insanın içinde bayram çok önceden başlıyor. Hele yaş ilerledikçe, yaklaşan bayramın sevincinden önce özledikleri düşüyor insanın aklına. Bir zamanlar aynı sofrada oturduğumuz insanlar, şimdi ya uzak şehirlerde ya da toprağın sessizliğinde uyuyor. Yine de her bayram yaklaşırken insanın içindeki çocuk uyanıyor; eski bir radyodan yükselen türkü gibi, tanıdık ve sıcak bir his dolaşıyor kalbinde.
Eskiden bayram demek, daha arefe gününden başlayan tatlı bir telaş demekti. Anneler günler öncesinden temizlik yapar, mis gibi sabun kokusu sinerdi evin duvarlarına. Camlar silinir, perdeler yıkanır, bakırlar ovulur, ev sanki bayramı karşılamak için yeniden doğardı. Babalar çarşıdan en güzel şekeri, kolonyayı, lokumu alıp gelirdi. Çocuklar içinse bayramın en heyecanlı yanı yeni alınan ayakkabılardı. Başucuna koyup uyurduk onları. Sabah olsun diye geceyi zor geçirirdik. O yeni ayakkabıların kokusu bile mutluluktu bize. Şimdiki çocuklar gibi ekranlara değil, sabah ezanına kilitlenirdi gözlerimiz. Çünkü bayram sabahı, sıradan bir gün değildi.
Sabah erkenden kalkılırdı. Henüz hava serinken mahallede bir hareket başlardı. Erkekler bayram namazına gider, dönüşte sokaklar “Bayramın mübarek olsun” sesleriyle dolardı. Her kapının önünde bir selam, her yüzün üzerinde içten bir tebessüm olurdu. Küçük büyük demeden herkes birbirinin elini öperdi. O zamanlar insanlar birbirine daha yakındı sanki. Kapılar kilitlenmez, gönüller kapanmazdı. Dargın olanlar bile bayram günü inatlarını bir kenara bırakırdı. Çünkü büyükler hep aynı sözü söylerdi: “Bayramda küslük olmaz.” Şimdi düşünüyorum da, belki de bayramları bayram yapan en güzel şey buydu; insanların birbirine yeniden insan gibi yaklaşabilmesi…
Öğlene doğru kalabalık sofralar kurulurdu. Aynı sofrada üç kuşak bir arada otururdu. Dedeler başköşede, çocuklar heyecandan yerinde duramaz halde… Bir yandan kahkahalar yükselir, bir yandan mutfaktan gelen yemek kokuları bütün evi sarardı. Kimsenin zenginliğiyle fakirliği konuşulmazdı. Bir tabak yemek, bir bardak çay, samimi bir muhabbet herkesi doyurmaya yeterdi. Bayram ziyaretleri akşama kadar sürerdi. Çocukların cepleri şekerle, mendille, harçlıklarla dolardı. Ama bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki bizi mutlu eden şey aldığımız harçlık değil, hissettiğimiz sevgiydi.
Şimdi zaman değişti. Eski bayramların yerini sessiz apartmanlar, kısa telefon konuşmaları ve aceleye sıkışmış ziyaretler aldı. Aynı evin içinde bile herkes başka bir ekrana bakıyor. Çocuklar sokakta bayram şekeri toplamak yerine telefonlarından oyun oynuyor. O eski mahalle sesleri azaldı. Ne kapı önlerinde uzun sohbetler kaldı ne de kalabalık aile sofraları… Ama yine de insan umut etmekten vazgeçmiyor. Çünkü bayram, sadece geçmişte kalan bir hatıra değil; hâlâ insanın içinde yaşayan bir özlem aslında.
Şimdi önümüzde yine bir Kurban Bayramı var. Belki eski günleri birebir geri getiremeyeceğiz ama onların ruhunu yaşatabiliriz. Bir büyüğün elini tutarak, bir çocuğun başını okşayarak, uzun zamandır aramadığımız bir dostu arayarak başlayabiliriz buna. Çünkü bayram; yalnızca takvimde yazan birkaç gün değildir. Bayram, insanın kalbini yeniden hatırlamasıdır. Affetmeyi, paylaşmayı, özlemeyi ve sevmeyi yeniden öğrenmesidir.
Ve ben biliyorum… On yedi gün sonra sabah ezanı yükseldiğinde, yine bir yerlerde çocuklar heyecanla uyanacak. Bir anne mutfakta telaşla çay koyacak. Bir baba bayramlık ayakkabılarını giyerken dalıp eski günleri düşünecek. Birileri uzaklardaki sevdiklerini özleyecek. Bir mezar başında dualar okunacak. Bir evde kahkahalar yükselecek. Ve hayatın bütün yorgunluğuna rağmen insanlar yine birbirine “Bayramın mübarek olsun” diyecek. İşte o an anlayacağız; ne kadar değişirse değişsin zaman, bayramlar hâlâ insanın kalbine dokunmayı biliyor.
Ama bazı insanlar için bayram, sadece sevinç değildir… İçinde biraz hüzün de taşır. Hele ki eksilen sandalyeler varsa sofrada, insan bayram sabahı ne kadar gülse de bir köşesi hep sessiz kalır. Eskiden dedemin oturduğu köşe şimdi boş mesela. Bayram namazından döndüğünde bastonunu kapının yanına bırakışı, yüksek sesle “Hadi çocuklar, bayram başladı!” deyişi hâlâ kulağımda. Annemin mutfaktan yükselen telaşı, babamın özenle ütülediği gömleği, kardeşlerimin sabahın köründe bile bitmeyen neşesi… Hepsi sanki başka bir zamanın içinde kaldı. Şimdi aynı evin duvarları duruyor belki ama sesler değişti. İnsan anlıyor; meğer bir evi ev yapan eşya değil, içindeki insanlarmış.
Yıllar geçtikçe bayramların anlamı da değişiyor. Çocukken bayramı beklerdik; şimdi ise bayramlarda kimi özlediğimizi düşünüyoruz. Eskiden harçlık sevindirirdi bizi, şimdi bir telefon sesi, içten bir mesaj bile insanın gözlerini doldurmaya yetiyor. Hele gurbetteysen… Bayram sabahı daha da ağır olur. Pencereden dışarı bakarsın; insanlar telaşla bir yerlere giderken sen kendi memleketinin sokaklarını düşünürsün. Çocukluğunun geçtiği mahalleyi, kapısını çalmadan girilen komşu evlerini, anne kokan mutfakları hatırlarsın. Gurbette bayram biraz sessizliktir aslında. Kalabalığın içinde bile insanın kendini eksik hissetmesidir.
Bir de bayram arifeleri vardır… En çok da onları özlüyorum galiba. Akşamüstü başlayan hareketliliği… Berberlerin dolup taşmasını… Çocukların son kez bayramlıklarını deneyip aynanın karşısında dönmesini… Annelerin sabaha yetişecek tatlıların telaşıyla mutfaktan çıkamayışını… Sokaklara sinen bayram hazırlığını… Şimdi marketler daha büyük, ışıklar daha parlak belki ama eski bayramların ruhu daha başkaydı. Çünkü insanlar birbirine daha yakındı. Kimse “Benim olsun” diye düşünmezdi; sofralar paylaşmak için kurulurdu.
Kurban Bayramı yaklaşırken insan sadece bayramı değil, hayatı da düşünmeye başlıyor. Kurban kesilirken paylaşmanın, yardımlaşmanın, kardeşliğin ne kadar kıymetli olduğu yeniden hatırlanıyor. Eskiden mahallede ihtiyaç sahibi aileler gizlice gözetilirdi. Kimsenin onuru kırılmadan yardım ulaştırılırdı kapısına. Şimdi dünyanın her yeri kalabalık ama insanlık bazen eskisi kadar yakın değil birbirine. Belki de bu yüzden bayramlara her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. İnsanların birbirine yeniden “biz” diyebilmesi için…
Ve yine bir bayram sabahı gelecek… Güneş yavaşça doğacak. Camilerden yükselen tekbirler şehrin üstüne yayılacak. Bazıları çocuklarının elinden tutup akrabalarına gidecek, bazıları mezarlık yollarına düşecek. Kimi annesinin yaptığı kahvaltıya yetişecek, kimi uzakta olduğu için sadece telefondan sesini duyabilecek sevdiklerinin. Ama herkesin içinde aynı duygu olacak: özlem…
Belki de bayram dediğimiz şey tam olarak budur… İnsan neyi kaybettiyse onu daha derinden hisseder bayramlarda. Çocukluğunu, anne babasını, eski dostlarını, ilk heyecanlarını, yarım kalan sevgilerini… Ama yine de insan bayram sabahı umut etmeyi bırakmaz. Çünkü bayram, kırılmış bir kalbin bile yeniden ışık bulduğu gündür.
Şimdi Kurban Bayramı’na on yedi gün kaldı… Ve ben biliyorum ki o gün geldiğinde, yine erkenden uyanacağım. Belki içimde eski bayramların burukluğu olacak ama yine de yüzümde küçük bir tebessüm belirecek. Çayın buharında geçmişi göreceğim. Pencereden dışarı bakıp çocuk seslerini dinleyeceğim. Sonra sessizce içimden şunu söyleyeceğim:
“Zaman değişse de… İnsanlar uzaklaşsa da…
Bazı duygular hiç eskimiyor.
Ve bayram, hâlâ insanın kalbine en güzel dokunan hatıra olarak yaşamaya devam ediyor…”
Öğleye doğru şehir bambaşka bir renge bürünürdü eskiden… Sokaklarda ağır ağır yürüyen yaşlı amcalar, ellerinde şeker poşetleriyle kapı kapı dolaşan çocuklar, balkonlardan birbirine seslenen komşular… Herkes birbirini tanırdı. Bir evde pişen etin kokusu diğer eve ulaşır, bir tabak yemek mutlaka paylaşılırdı. Kimsenin kapısı sessiz kalmazdı bayram günü. Şimdi düşünüyorum da, eski bayramların en güzel yanı belki de buydu; kimse kendini yalnız hissetmezdi.
Biz çocukken bayram sadece bir gün değildi. Günler öncesinden başlayan bir masaldı sanki. Arefe gecesi heyecandan uyuyamazdık. Yastığa başımızı koyar koymaz sabah olsun isterdik. Çünkü bayram sabahı başka kokardı. Sokaklar daha temiz, gökyüzü daha mavi, insanlar daha güzel görünürdü göze. Belki her şey aynıydı ama çocuk kalbi başka görürdü dünyayı. Şimdi büyüdük… O çocukluk gözleri kayboldu biraz. Ama bazı sabahlar, özellikle bayram sabahları, insanın içinde hâlâ eski bir sevinç kıpırdıyor.
Yıllar geçtikçe anladım ki bayramlar aslında zamanı ölçüyormuş. Kimlerin eksildiğini, kimlerin büyüdüğünü, hangi yolların uzaklaştığını bayramlarda fark ediyor insan. Bir zamanlar elini öptüğümüz büyüklerin mezarına gidiyoruz şimdi. Eskiden harçlık verdiğimiz çocuklar ise büyümüş, kendi çocuklarının elinden tutuyor. Hayat sessizce akıp gidiyor. İnsan ancak bayramlarda durup geçmişine bakabiliyor.
Bir bayram sabahını hiç unutmuyorum… Hava çok soğuktu. Babam erkenden kalkmış, sobayı yakmıştı. Annem mutfakta sessizce börek hazırlıyordu. Camların buğusuna parmağımla şekiller çizerken dışarıdan tekbir sesleri geliyordu. Sonra kapı çaldı. Komşumuz elinde sıcak ekmekle gelmişti. Babam gülümseyerek onu içeri buyur etmişti. O küçücük evin içinde öyle büyük bir huzur vardı ki… Şimdi koca şehirlerde bazen o huzurun küçücük bir parçasını bile bulmak zor geliyor insana.
Teknoloji büyüdü, şehirler değişti, yollar uzadı… Ama insanın içindeki özlem hiç değişmedi. Şimdi herkes bir yerlere yetişme telaşında. Bayram ziyaretleri bile kısa cümlelere sığar oldu. Eskiden saatler süren sohbetlerin yerini birkaç dakikalık telefon konuşmaları aldı. Oysa bir çayın etrafında toplanıp edilen eski sohbetler bile başlı başına bayramdı. İnsan bazen en çok kaybettiği samimiyeti özlüyor.
Kurban Bayramı yaklaşırken içimde garip bir duygu büyüyor yine. Hem sevinç, hem hüzün… Çünkü bayram bana hayatı hatırlatıyor. Geçen zamanı, eksilen insanları, büyüyen çocukları, beyazlayan saçları… Ama aynı zamanda hâlâ umut olduğunu da gösteriyor. Çünkü ne olursa olsun, insanlar bayram sabahı yine birbirine sarılmak istiyor. Küçücük bir tebessüm bile insanın içini ısıtmaya yetiyor.
Belki eski bayramları geri getiremeyeceğiz… Dedeler aynı sofrada olmayacak, çocukluğumuz o sokaklardan bir daha geçmeyecek. Ama eski bayramların bize öğrettiği şeyleri yaşatabiliriz. Bir gönül almayı, bir kapıyı çalmayı, bir yetimin başını okşamayı, bir büyüğün duasını almayı unutmazsak; bayramlar yine güzel olacak.
Ve biliyorum… On yedi gün sonra yine bir sabah doğacak. Belki bazı evlerde eksikler olacak, bazı insanlar uzaklarda kalacak. Ama yine de mutfaklardan çay kokusu yükselecek. Çocuklar yeni kıyafetlerini heyecanla giyecek. Bir anne sessizce dua edecek. Bir baba dalıp giden gözlerle geçmişi hatırlayacak. Birileri mezarlıkta Fatiha okuyacak, birileri uzaklardan gelen bir telefon sesine sarılacak.
İşte tam o anda, insan bütün değişen dünyaya rağmen şunu anlayacak:
Bayram aslında hâlâ aynı yerde duruyor…
İnsanların kalbinde.
Akşam çökmeye başladığında bayramın sesi de yavaş yavaş değişirdi eskiden. Sabahın o coşkulu telaşının yerini tatlı bir yorgunluk alırdı. Gün boyu koşup oynayan çocuklar yavaşlardı artık. Büyükler çay bardaklarının etrafında toplanır, eski hikâyeler anlatırdı. Kimi askerlik günlerinden bahsederdi, kimi çocukluğundaki bayramları anlatırdı uzun uzun… Ve her anlatılan hikâyenin sonunda aynı cümle dökülürdü dudaklardan: “Nerede o eski bayramlar…”
Belki gerçekten eskide kaldı bazı güzellikler… Ama insan düşündükçe fark ediyor; aslında özlediğimiz sadece geçmiş değilmiş. Özlediğimiz şey, o günlerdeki kalplerimizin saflığıymış. Küçük şeylerle mutlu olabilmekmiş. Bir mendilin içine sıkıştırılmış harçlığa sevinmekmiş. Kapıdan içeri giren misafirin ayak sesinden huzur duymakmış. Şimdi her şeye daha kolay ulaşıyoruz belki ama o eski sıcaklığı aynı kolaylıkla bulamıyoruz.
Bir zamanlar bayram geceleri mahalle hiç uyumazdı. Balkonlarda oturan insanlar birbirine seslenirdi. Çocuklar son kalan maytapları yakar, kahkahalar sokaklara yayılırdı. Yaşlı teyzeler kapı önlerine sandalye atıp gelen geçene “Bayramınız mübarek olsun evladım” derdi. Şimdi apartmanların ışıkları yanıyor ama insanlar birbirinin adını bile bilmiyor bazen. Aynı katta yaşayanlar bile yabancı gibi geçip gidiyor birbirinin yanından. İşte insanı en çok düşündüren de bu oluyor; kalabalıkların içinde büyüyen yalnızlık…
Ama yine de bayramlar tamamen kaybolmadı. Hâlâ bir yerlerde, küçük bir çocuğun heyecanında yaşamaya devam ediyor. Annesinin elini bırakmadan şeker toplamaya çıkan bir çocuğun gözlerinde… Uzaktaki oğlunu bekleyen yaşlı bir annenin duasında… Mezarlık dönüşü sessizce gözyaşı silen bir babanın yüreğinde… Bayram hâlâ orada bir yerde; insanların en derin duygularında saklı duruyor.
Belki bu yüzden bayramlar yaklaşınca insan daha çok düşünüyor hayatı. Kırdıklarını, unuttuklarını, aramadıklarını… Bir mesaj atmaya üşendiği dostlarını… “Sonra ararım” deyip ertelediği büyüklerini… Çünkü bayram insana şunu hatırlatıyor: Hayat sandığımız kadar uzun değil. Aynı sofrada oturabildiğimiz insanların kıymetini bilmek gerekiyor.
Şimdi Kurban Bayramı’na sayılı günler kaldı. Şehir yavaş yavaş hazırlanmaya başlayacak. Çarşılarda kalabalık artacak, çocukların gözleri vitrinlere takılacak. Kasapların önünde telaş olacak, evlerde temizlik başlayacak. Ama bütün bu hazırlıkların içinde asıl önemli olan şey yine aynı kalacak: paylaşmak…
Çünkü bayram sadece yeni kıyafet giymek değildir. Bayram, bir yetimin yüzünü güldürebilmektir. Bir ihtiyaç sahibinin kapısını sessizce çalabilmektir. Kırılmış bir kalbi onarabilmektir. Uzakta kalan birine “Seni unutmadım” diyebilmektir.
Ve biliyorum… Bayram sabahı geldiğinde yine gökyüzüne bakacağım. Belki içimde geçmiş yılların burukluğu olacak. Belki artık yanımda olmayan insanların özlemi oturacak yüreğime. Ama yine de derin bir nefes alıp gülümseyeceğim. Çünkü hayat ne kadar değişirse değişsin, bazı duygular hep aynı kalıyor.
İnsan büyüyor…
Şehirler değişiyor…
Yıllar geçiyor…
Ama bayramlar geldiğinde, herkesin içinde aynı çocuk sessizce uyanıyor.
Gece ilerledikçe evlerin ışıkları birer birer sönmeye başlardı eskiden. Ama bayramın bıraktığı o sıcaklık kolay kolay bitmezdi insanın içinde. Gün boyu yaşanan bütün telaş, edilen sohbetler, duyulan kahkahalar gece olunca sessizce çökerdi yüreğe. Çocuklar yorgunluktan uyuyakalırdı koltukların üzerinde. Büyükler ise çay bardaklarının son yudumlarını içerken derin düşüncelere dalardı. Kim bilir hangi eski günü hatırlar, hangi kaybettikleri insanı sessizce anarlardı…
Bayramlar biraz da hatırlamaktır aslında. İnsan en çok bayramlarda geçmişin kapısını aralar. Çocukluğunu özler. Artık olmayan evleri, yıkılan mahalleleri, kaybolan sesleri düşünür. Eski bir radyodan gelen türkü gibi geçer hatıralar insanın içinden. Bir kapı sesi, bir kolonya kokusu, uzaktan gelen bir kahkaha… Hepsi yıllar öncesinden bir şey getirir beraberinde.
Ben bazen eski bayram sabahlarını düşünürken gözlerimi kapatıyorum. Sanki yine o eski evdeyim… Perdelerin arasından ince bir güneş ışığı süzülüyor içeri. Mutfakta annemin hazırladığı kahvaltının kokusu yayılıyor eve. Babam aynanın karşısında saçlarını tarıyor. Dışarıdan çocuk sesleri geliyor. Kapı birazdan çalınacak ve ilk misafir içeri girecek biliyorum. O anın huzuru, o anın sıcaklığı… İnsan büyüdükçe anlıyor; meğer mutluluk dediğimiz şey ne kadar sade şeylerin içinde saklıymış.
Şimdi hayat daha hızlı akıyor. İnsanlar daha yorgun, daha telaşlı… Kimsenin uzun uzun oturacak vakti yok sanki. Ama bayram geldiğinde zaman biraz yavaşlıyor yine de. İnsan içindeki bütün yorgunluğa rağmen durup düşünüyor. Belki uzun zamandır konuşmadığı bir kardeşini arıyor. Belki kırıldığı bir dostunu affediyor. Belki mezar taşına dokunup sessizce dua ediyor. Çünkü bayram, insanın kalbine dönmesidir biraz da.
Kurban Bayramı yaklaşırken şehirlerde yine o tanıdık hazırlık başlayacak. Marketler dolacak, çocuklar bayramlık hayalleri kuracak, anneler mutfakta tatlı telaşlara kapılacak. Ama bütün bu kalabalığın içinde bazı insanlar yine sessiz olacak. Gurbettekiler memleket yollarını düşünecek. Evlatlarını bekleyen anne babalar kapıya her bakışta umutlanacak. Mezarlıklarda eski bayramları anlatan dualar okunacak.
Çünkü bayram, sadece yaşayanlarla değil; artık aramızda olmayanlarla da birlikte yaşanır. İnsan bazen en çok eksiklerini hisseder bayram günü. Bir sandalye boş kalır sofrada ama herkes bilir aslında kimin eksik olduğunu. Kimse adını anmasa bile onun hatırası dolaşır evin içinde. Bir çay bardağında, eski bir fotoğrafta, yıllardır değişmeyen bir duada…
Ve yine de hayat devam eder. Yeni çocuklar doğar, yeni bayramlar gelir. Bir zamanlar bizim koştuğumuz sokaklarda şimdi başka çocuklar koşar. Bizim dinlediğimiz nasihatleri şimdi başka nesiller dinler. Zaman kimse için durmaz ama bazı duygular nesilden nesile taşınır. İşte bayram da biraz budur; geçmişten bugüne uzanan görünmez bir sevgi bağı…
Belki yıllar sonra bugünün çocukları da kendi çocuklarına eski bayramları anlatacak. “Bizim zamanımızda…” diye başlayacak cümleler. Belki onlar da bugünü özleyecek. Çünkü insanın yaradılışında var galiba geçmişe özlem duymak. Ama ne olursa olsun, bayramların özü hep aynı kalacak.
Bir sofrada birlikte oturabilmek…
Bir gönüle dokunabilmek…
Bir insanın yüzünde küçücük bir tebessüm bırakabilmek…
İşte bütün bayramların gerçek anlamı belki de tam olarak budur.
Ve sonra… Bayramın son günü gelir. O ilk sabahın heyecanı yavaş yavaş yerini derin bir sessizliğe bırakır. Misafirlerin ayak sesleri azalır, sofralar toplanır, çocukların ceplerindeki şekerler tükenmeye başlar. Evlerin içinde hafif bir yorgunluk dolaşır ama o yorgunluğun içinde bile tatlı bir huzur vardır. Çünkü insan, sevdikleriyle aynı havayı solumanın bile ne büyük nimet olduğunu bayramlarda daha iyi anlar.
Akşam olur… Gün batarken gökyüzü turuncuya çalar. Balkonlarda sessizce oturan insanlar vardır. Kimisi uzaklara dalıp gider, kimisi geçen günlerin muhasebesini yapar. Çocuklar yavaş yavaş eski neşelerini kaybedip ertesi günün sıradanlığına hazırlanır. Çünkü bayram bitmektedir artık. İşte insanın içine o tanıdık burukluk tam da o saatlerde çöker.
Eskiden bayram dönüşleri daha hüzünlü olurdu sanki. Otobüs terminalleri kalabalıklaşır, insanlar yeniden gurbet yollarına düşerdi. Anneler evlatlarını uğurlarken gözyaşlarını saklamaya çalışır, babalar sessizce “Kendine dikkat et” derdi. Kim bilir kaç insan o kalabalıkların içinde arkasına dönüp son kez bakmıştır çocukluğunun evine… Kaç kişi içinden “Bir dahaki bayrama kimler yetişecek acaba?” diye geçirmiştir…
Çünkü insan büyüdükçe anlıyor; hiçbir bayram bir öncekine tam benzemez. Her yıl bir şey eksilir hayattan. Bazen bir ses, bazen bir nefes, bazen de sadece eski bir alışkanlık… Ama buna rağmen insanlar yine bayramı bekler. Çünkü bayram, kaybettiklerimizi tamamen geri getirmese de onları yeniden hatırlatır bize. Unuttuğumuz sevgiyi, ihmal ettiğimiz dostluğu, ertelediğimiz merhameti yeniden uyandırır içimizde.
Şimdi Kurban Bayramı’na günler kaldı… Belki bu bayram da diğerleri gibi gelip geçecek. Yine sofralar kurulacak, dualar edilecek, çocuklar sevinecek, büyüklerin elleri öpülecek. Ve sonra hayat kaldığı yerden devam edecek. Ama bazı anlar olacak ki yıllar geçse bile unutulmayacak. Bir annenin gözlerindeki ışık… Bir çocuğun heyecanla açtığı şeker poşeti… Sessizce edilen bir dua… Mezarlıkta okunan bir Fatiha… İşte insanın ömründe asıl kalanlar bunlar olacak.
Belki eski bayramların birebir geri dönmesi mümkün değil. O eski mahalleler, açık kapılar, kalabalık sofralar artık bir hatıra gibi duruyor geçmişte. Ama bayramların ruhu hâlâ kaybolmadı. Çünkü insanın içinde hâlâ sevmek, affetmek, paylaşmak isteyen bir yan var. Dünya ne kadar değişirse değişsin, insan kalbinin bazı tarafları hep aynı kalıyor.
Ve günün birinde hepimiz birilerinin özlediği eski bayram olacağız aslında… Bizim sesimiz, bizim soframız, bizim kahkahamız anlatılacak çocuklara. Belki bir fotoğrafın kenarında kalacağız, belki eski bir duanın içinde yaşayacağız. Ama eğer geride güzel bir kalp bırakabilirsek, işte o zaman hiçbir bayram gerçekten bitmeyecek.
Bu yüzden belki de yapılacak en güzel şey şu…
Bayram gelmeden kırgınlıkları bitirmek…
Sevdiklerimize daha sık sarılmak…
Annelerin, babaların kıymetini bilmek…
Bir çocuğun yüzünü güldürmek…
Ve hayatın aslında küçük sevgilerden ibaret olduğunu unutmamak…
Çünkü yıllar sonra dönüp baktığımızda hatırlayacağımız şey; ne aldığımız hediyeler olacak ne de kurulan gösterişli sofralar…
Hatırlayacağımız tek şey, bir bayram sabahı içimizi ısıtan o güzel insanların varlığı olacak.
Hikmet Metin Çavdar










