Barikatlar halka karşı değil, halktan yana kurulmalıdır. Bu cümle bugün sadece bir temenni değil, memleketin içinden geçtiği çelişkinin özeti haline gelmiş durumda.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde gözaltına alınan 110 maden işçisinin yaklaşık 14 saat sonra serbest bırakılması, aslında meselenin hukuki değil vicdani olduğunu bir kez daha gösterdi.
Ankara’da eylemler sürüyor, 81 madenci açlık grevinde. Peki soralım: 12 ayda iki kez maaş almak bir işçi için ne demek? Bu, yoksulluğun kurumsallaşması değil midir?
Herkes “kanun” diyor. Ama kanun kime işliyor?
Birilerine işlemeyen kanun, hakkını arayan işçiye nasıl oluyor da en sert haliyle uygulanıyor? Hakkını isteyen işçi gözaltına alınıyor, polis çemberine alınıyor. Bu tabloyu sadece biz değil, o yerin yedi kat altında çalışan madenciler de görüyor.
Bu ülkeyi yöneten 600 milletvekiline açık bir soru:
Bu işçilerin hakkı yok mu?
Bu insanlar yerin metrelerce altında, karanlığın içinde, hayatlarını riske atarak çalışmıyor mu? Sizin oturduğunuz binaları ısıtan, şehirleri aydınlatan enerjiyi üretmiyorlar mı?
Kendi alın terlerinin karşılığını istemek ne zamandan beri suç sayılıyor?
Eğer mesele buysa, açık konuşalım:
“Kölelik yasası çıkarın da herkes yerini bilsin” demek daha mı dürüst olurdu?
Bir başka çarpıcı çelişki daha var.
12 ayda iki maaşa mahkûm edilen işçiler ile birden fazla maaş alanlar aynı düzende yaşıyor.
Emekçiye sabır telkin edilirken, ayrıcalıklı kesimlere dokunulmuyor. Bu adaletsizlik hissi, toplumsal fay hatlarını derinleştiriyor.
Daha da düşündürücü olan ise sessizlik…
Ne Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’ndan ne de Çalışma Bakanlığı’ndan doyurucu bir açıklama var.
Oysa herkes biliyor: Bu tür krizler çoğu zaman tek bir siyasi iradeyle çözülebilecek nitelikte. Ama o irade ortaya konmadığında, sorun büyüyor, öfke birikiyor.
Doruk Madencilik işçilerinin anlattıkları ise meselenin münferit olmadığını gösteriyor. Yıldızlar Holding’in bu uygulamayı bir iş yapma biçimine dönüştürdüğü iddiası, sadece bir işletmenin değil, bir sistemin sorgulanmasını gerektiriyor. İşçilerin özlük haklarına el uzatmak, ücretlerini geciktirmek ya da eksiltmek bir “alışkanlık” haline gelmişse, burada artık bireysel değil yapısal bir sorun vardır.
Devletin görevi, işçiyi polisle karşı karşıya getirmek değildir.
Devlet, emeği korumak için vardır.
Tarih bize şunu defalarca gösterdi:
Sınıflı toplumlarda bir yanda ezenler, diğer yanda ezilenler oldukça; baskıya, sömürüye ve zulme karşı mücadele bitmez. Bu topraklar, hak aramanın bedelini ödeyen nice ismi gördü. Ama o mücadele hiçbir zaman tamamen sönmedi.
Bugün Doruk Madencilik işçilerinin sürdürdüğü direniş de aynı çizginin devamıdır.
Ve görünen o ki, mesele yalnızca bir maaş meselesi değil; adalet, eşitlik ve insan onuru meselesidir.
Barikatın hangi tarafa kurulacağına karar vermek ise hâlâ mümkün.










