Televizyon haberlerini izliyorum; yine aynı iddialar gündemde: şantaj, baskı, kumpas… Önce Özlem Çerçioğlu, şimdi de Burcu Köksal konuşuluyor. İktidar partisine geçiş süreçlerinde ortaya atılan yöntemler de birbirine benziyor: eş, aile ya da ticari ilişkiler üzerinden baskı kurmak, tehdit etmek, siyasal teslimiyet yaratmak…
Direnebildiler mi? Görünen o ki hayır. Şaşırdım mı? Açıkçası hayır.
Sonra geçmişe döndüm. Eskiden de partiler arasında geçişler olurdu ama bugünkü kadar kimliksiz ve ilkesiz değildi. Cumhuriyet Halk Partisi’nden ayrılan bir siyasetçi gider Demokratik Sol Parti’ye katılırdı; oradan ayrılan yine sosyal demokrat çizgide başka bir yapıya yönelirdi. İdeolojik eksen büyük ölçüde korunurdu. Bugünkü gibi bir gecede bambaşka bir siyasal kimliğe savrulmalar yaşanmazdı.
1994 yerel seçimleri bunun önemli kırılma noktalarından biridir. Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı yüzde 25,19 oyla kazandı. CHP adayı Zülfü Livaneli yüzde 20,3, DSP adayı Necdet Özkan ise yaklaşık yüzde 17 oy aldı. Sol oyların bölünmesiyle İstanbul adeta hediye edildi.
Ancak asıl kırılma bundan da önce başlamıştı. 1991 genel seçimlerinde yüzde 20’nin üzerinde oy alan SHP, birkaç yıl sonra yeniden açılan CHP’ye devredildi ve 18 Şubat 1995’te kendini feshetti. Deniz Baykal liderliğinde yeniden şekillenen CHP, 1995 seçimlerinde ancak yüzde 10,7 oy alabildi. 1999’da ise baraj altında kaldı. Kader ağlarını örmeye başlamıştı.
Bu süreçte parti ideolojik bir dönüşüm değil, adeta bir mutasyon geçirdi. “Çarşafa rozet takma” politikalarıyla başlayan açılımlar, sağ partilerden yapılan transferlerle devam etti. MHP’den, Refah Partisi’nden, Doğru Yol Partisi’nden, hatta Genç Parti’den gelen isimler kısa sürede il ve ilçe örgütlerinde etkili konumlara taşındı. Seçim dönemlerinde de benzer profiller tercih edildi.
Sonuç ne oldu? Hüsran.
Cumhuriyet Halk Partisi’nin bünyesine uymayan siyasal anlayışlar partiye enjekte edildi; parti mutasyona uğradı, genetiği değiştirildi. Sosyal demokrat politikalar terk edildi. Partinin Atatürkçü ve sol kanadı tasfiye edildi. Anadolu’dan kopuk, Ankara merkezli elitist bir siyaset anlayışı öne çıktı. İşçi, memur, emekçi ve esnaf unutuldu. Serbest piyasa politikaları benimsenirken halkın temel ekonomik sorunları geri plana itildi.
Tam da bu boşlukta Recep Tayyip Erdoğan liderliğindeki Adalet ve Kalkınma Partisi, “garip gureba” söylemiyle toplumun geniş kesimlerine ulaştı ve iktidarı kalıcı hale getirdi. CHP mevzilerini kaybederken ülkede otoriterleşme güç kazandı. Adalet zayıfladı, hukuk aşındı, demokrasi ise bir amaç değil araç olarak görülmeye başlandı. Yolculuk bitince araçtan inildi.
Bugün yaşananlar aslında sürpriz değildir. “Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir” sözü tam da bu tabloyu anlatmaktadır.
Tanju Özcan, Burcu Köksal ve Özlem Çerçioğlu gibi isimler uzun yıllardır CHP içinde siyaset yapan kişiler. Ancak söylem ve uygulamalarına bakıldığında sosyal demokrat çizgiden uzaklaşıldığı açıkça görülmektedir. Bolu’da mültecilere yönelik ayrımcı su tarifeleri, Afyonkarahisar’da “DEM Partililer belediyeye giremez” çıkışları; sosyal demokrat bir partinin değil, milliyetçi, popülist bir anlayışın yansımalarıdır.
Oysa Cumhuriyet Halk Partisi aynı zamanda milliyetçidir, Atatürkçüdür; fakat asla ırkçı değildir. Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı etnik kökene değil yurttaşlık bağına dayanır. Atatürk, “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” diyerek bu anlayışın çerçevesini çizmiştir. “Ne mutlu Türküm diyene” sözü de bir ırk üstünlüğünün değil, ortak yurttaşlık bilincinin ifadesidir.
Sonuç olarak CHP’nin yeniden kendi fabrika ayarlarına dönmesi gerekmektedir. Sosyal demokrat kimliğini yeniden güçlendirmesi, halkçı politikaları merkeze alması ve toplumun geniş kesimleriyle yeniden bağ kurması kaçınılmazdır.
Ancak o zaman yıllardır meydanlarda atılan o slogan gerçek anlamına kavuşabilir:
“Kurtuluş yok tek başına; ya hep beraber ya hiçbirimiz.”










