Bir ülkenin vicdanı, emeklisine nasıl davrandığında ortaya çıkar. Çünkü emeklilik; bir lütuf değil, yıllarca verilen emeğin, ödenen primlerin ve harcanan ömrün karşılığıdır. Bugün Türkiye’de milyonlarca emekli için asıl mesele artık “rahat bir emeklilik sürmek” değil, ay sonunu getirebilmek.
Pazara çıkan emekli filesini dolduramıyor. Market raflarının önünde fiyat etiketlerine uzun uzun bakıyor, temel ihtiyaçlarını bile hesap kitap yaparak almak zorunda kalıyor. Elektrik, su, doğalgaz faturaları her ay biraz daha ağırlaşıyor. Kira ödeyen emekliler için durum çok daha vahim. Bir ömür çalışmış, ülkesine katkı sunmuş insanlar, bugün ikinci bir iş aramak zorunda kalıyor.
Oysa emeklilik, dinlenme ve huzur dönemi olmalıydı. Torunuyla vakit geçiren, yıllarca ertelediği hayallerini gerçekleştiren insanların dönemi… Ancak bugün birçok emekli için emeklilik; tasarruf hesapları, borç endişesi ve geçim mücadelesi anlamına geliyor.
Sorun yalnızca maaşların düşüklüğü değil; maaşların hayat pahalılığı karşısında hızla erimesi. Yapılan artışlar çoğu zaman mutfaktaki yangını söndürmeye yetmiyor. Enflasyon rakamları ne söylerse söylesin, emeklinin gerçek enflasyonu pazarda, markette, eczanede karşısına çıkıyor.
Bir toplum, geçmişine sahip çıktığı kadar güçlüdür. Emeklilerin insanca yaşayabileceği bir gelir düzeyi sağlamak sosyal devletin temel görevidir. Çünkü emekli, sadece maaş alan kişi değildir; bu ülkenin hafızası, alın teri ve birikimidir.
Bugün sorulması gereken soru şudur: Emekli nasıl geçinecek?
Ve daha önemlisi; yıllarca bu ülkeye emek vermiş insanlar, geçinmeyi neden hâlâ düşünmek zorunda bırakılıyor?










