Bir ülkede siyasetin gerçek sınavı, kürsülerde edilen büyük sözlerle değil; halkın mutfağında kaynayan tencerede verilir. Çünkü ekonomi en çok rakamlarda değil, sofralarda görünür.
Bugün sokakta yürüyen herhangi bir vatandaşa sorun. Pazara çıktığında artık önce ihtiyacını değil, cebindeki parayı düşünüyor. Bir zamanlar kilosuyla alınan sebzeler artık yarım kiloyla, hatta bazen taneyle alınır hale geldi. İnsanlar domatesin, patlıcanın, peynirin fiyatını ezbere biliyor; çünkü her alışveriş artık küçük bir hesap kitabına dönüşmüş durumda.
Tam da böyle bir dönemde, Meclis’ten gelen bazı sözler toplumda büyük bir kırılma yaratıyor. Özlem Zengin’in “Gerekirse peynir ekmek yeriz” şeklinde kamuoyuna yansıyan sözleri bu yüzden sadece bir cümle olarak kalmadı. O cümle, halkın yıllardır biriktirdiği ekonomik sıkıntının ve adaletsizlik duygusunun üzerine düşen bir kıvılcım oldu.
Çünkü mesele peynir ekmek yemek değil. Bu topraklarda insanlar gerektiğinde yokluğu da paylaşmayı bilir. Bu millet savaş görmüş, kriz görmüş, zor günlerde birbirinin sofrasını büyütmeyi bilmiştir. Ama insanları rahatsız eden şey başka: Halkın fedakârlık yapması beklenirken, yönetenlerin aynı fedakârlığı gösterip göstermediği sorusu.
Bugün bir emekli pazara çıktığında cebindeki parayı üç kere sayıyor. Maaşı ayın ortasını zor görüyor. Gençler çalışsa bile geleceğe dair umut kurmakta zorlanıyor. Ev kiraları, faturalar, gıda fiyatları… Hepsi vatandaşın omzuna her gün biraz daha yük bindiriyor.
Böyle bir ortamda siyasetçilerin kullandığı her kelime, sıradan bir cümleden çok daha büyük bir anlam taşıyor. Çünkü siyaset sadece yasa yapmak değildir; aynı zamanda topluma umut vermek, güven vermek ve en önemlisi adalet duygusunu korumaktır.
Eğer halk sofradaki lokmasını küçültüyorsa, siyasetçinin görevi bunu normalleştirmek değil, bunun nedenlerini ortadan kaldırmaktır.
Bir ülkede insanlar peynir ekmekle yetinmek zorunda kalıyorsa, bu durum bir fedakârlık hikâyesi olarak anlatılamaz. Bu durum, ekonomi yönetiminin ve siyasi tercihlerin sorgulanması gereken bir sonuçtur.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın aklındaki soru çok basit:
Neden her kriz döneminde fedakârlık yine halktan bekleniyor?
Siyasetin asli görevi, vatandaşa “gerekirse daha azıyla yetinin” demek değildir. Asıl görev, insanların emeğinin karşılığını alabildiği bir düzen kurmaktır. İnsanların çocuklarına daha iyi bir gelecek sunabileceği, pazara çıktığında yarım kilo domates hesabı yapmak zorunda kalmayacağı bir düzen.
Çünkü adalet sadece mahkeme salonlarında aranmaz. Adalet bazen bir mutfakta, bir pazarda, bir emeklinin cebindeki son banknotta kendini gösterir.
Bugün halkın sorduğu soru aslında çok nettir:
Bu ülkenin insanları neden kendi memleketinde geçim mücadelesi verirken, yönetenler hâlâ fedakârlık çağrısı yapabiliyor?
Ve belki de siyasetin artık gerçekten cevap vermesi gereken soru tam olarak budur.










