Adapazarı Yeni Cami semtindeki Mustafa Kemal Paşa Okulu yıkıldığı için Donatım İlkokulu’na gitmek zorunda kalmıştım. Ablam benden üç yaş büyüktü; bu yüzden aynı okula gidiyorduk. Yarım asırdan fazla zaman geçti ama bazı anılar vardır ki dün gibi tazedir.
Yedi yaşında bir çocuğun ömrü boyunca unutamayacağı bir sabahı hâlâ hatırlıyorum.
Ablamla okula gitmek üzere evden çıkmıştık. Sokak başında askerler bizi durdurdu.
“Nereye gidiyorsunuz?” diye sordular.
“Okula…” dedik.
“Evinize dönün. Bugün her yer kapalı. Sokağa çıkma yasağı var. İhtilal oldu.”
O gün tanık olduğum olayın adı sonradan öğrendiğim üzere 27 Mayıs Darbesi idi. O yaşta ne olduğunu tam anlamasam da evimizin içindeki hava değişmişti. Tek iletişim aracımız radyoydu. Rahmetli dedem gün boyu radyonun başından ayrılmadı.
Anonslarda, 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti’nin ülkeyi baskı rejimine sürüklediği gerekçesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koyduğu; anayasanın ve TBMM’nin feshedildiği; Cumhurbaşkanı Celal Bayar ve Başbakan Adnan Menderes başta olmak üzere birçok Demokrat Partilinin tutuklandığı söyleniyordu.
Aylar sonra Yassıada yargılamaları sonucunda Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idama mahkûm edildi. Menderes 17 Eylül 1961’de idam edildi.
Hayatımda dedemin ilk kez ağladığını o gün gördüm. Yanına sokulup, “Dedeciğim, neden ağlıyorsun?” diye sorduğumda titreyen sesiyle idamları söyledi. O yaşta tam anlayamamıştım. Ama o an, bir çocuğun hafızasına kazınan derin bir iz bıraktı.
Zamanla ihtilalin ne demek olduğunu, darbelerin ülkeye neler yaşattığını öğrendik. Ama ben o kelimenin anlamını önce dedemin gözyaşlarında gördüm.
İlkokul yıllarımın bir diğer unutulmaz yanı ise Nilgün öğretmenimdi. Dördüncü sınıfa kadar onun öğrencisi oldum. Uzun boylu, zarif, ışık saçan bir öğretmendi. Son sınıfta bir subayla nişanlandı ve tayini çıktı. Ayrılığı bana çok zor gelmişti. Çocuk aklımla eşine bile kızdığım olmuştu.
O bize sadece ders anlatmazdı; Cumhuriyetin değerlerini, Atatürk ilkelerini, çağdaşlaşmanın önemini öğretirdi. Bir öğretmenden öte, gönül pınarıydı. Gürül gürül akan bir nehir gibi hep ileriye çağırırdı bizi.
Sırtında askıyla yoğurt satanlar… “Sıcak salep var!” diye bağıran Ferit amca… Renkli yumurtalar, şemsiye çikolatalar, ipte dizili minik elmalar… Bez topla oynanan sokak maçları… Mahalleler arası rekabet…
Evimizin bodrumunda duvara çarşaf gererek oynattığımız gölge oyunları…
Karagöz ile Hacivat’ın atışmaları…
“Yıktın perdeyi eyledin viran…” repliğiyle biten kahkahalar…
Yokluk vardı belki ama huzur da vardı. Küçük şeylerle mutlu olmayı bilirdik. Paylaşmayı bilirdik.
Bugün teknoloji çağındayız. İnternet, cep telefonları, bilgisayarlar hayatın merkezinde. Ama o yılların sıcaklığı, mahalle dayanışması, çocuk kahkahaları başka bir şeydi.
İnsan kaç yaşına gelirse gelsin çocukluğunu özlüyor. Çünkü çocukluk; hem yokluğu hem huzuru, hem gözyaşını hem kahkahayı içinde barındıran en saf zamandır.
Ben, ihtilalin gölgesinde büyüyen ama mahalle kültürüyle yoğrulmuş bir neslin son halkalarından biri olduğum için kendimi huzurlu hissediyorum.
O yıllar şimdi gözümün önünden bir film şeridi gibi geçiyor…
Ve içimde hem bir hüzün hem de tarifsiz bir şükran duygusu bırakıyor.










