Bir kurum düşünün… Adı büyük, iddiası yüksek, temsil ettiği kitle geniş.
Ama içine baktığınızda karşınıza çıkan tablo bambaşka.
Görevler, sorumluluklar ve yetkiler.
Liyakate, tecrübeye ya da emeğe göre değil, soy bağına göre dağıtılmış.
Disiplin kuruluna bakıyorsunuz; birinin avukatı disiplin kurulu başkanı, başka bir yöneticinin babası disiplin kurul üyesi.
Yönetim kadrosuna dönüyorsunuz; belediye meclis üyesinin eşi orada, diğerinin oğlu, kızı, gelini yine aynı yapının içinde.
Liste uzayıp gidiyor. Bu tabloyu tarif etmek için uzun uzun analiz yapmaya gerek var mı? Halk arasında bunun adı belli: Aile şirketi.
Oysa mesele sadece birkaç ismin bir araya gelmesi değil. Asıl sorun, bu anlayışın kurumsal yapıyı içten içe çürütmesidir. Çünkü akrabalık ilişkileri, ister istemez objektifliği zedeler. Eleştiri zorlaşır, denetim zayıflar, kararlar dar bir çevrede alınır. Liyakat geri plana itildikçe, kurumun enerjisi de yavaş yavaş tükenir.
Bir kurumun gücü, farklı sesleri bir araya getirebilmesinden gelir. Farklı fikirler çatıştığında ortaya sağlıklı kararlar çıkar. Ama aynı aile, aynı çevre, aynı bakış açısı sürekli yönetimdeyse; o yapı zamanla kendini tekrar eden, dışa kapalı bir düzene dönüşür. Bu da gelişimi değil, gerilemeyi beraberinde getirir.
En tehlikelisi ise güven kaybıdır. İnsanlar şunu sormaya başlar: “Burada gerçekten emek veren mi yükseliyor, yoksa yakın olan mı?” Bu soru bir kez sorulmaya başlandı mı, o kurumun itibarı ciddi yara alır.
Kimse kimsenin ailesiyle bağ kurmasına, yakınlık ilişkilerine karşı değil. Ama kamuya açık ya da toplumu temsil eden yapılarda esas olan tek şey vardır: Liyakat, şeffaflık ve adalet. Aksi halde en güçlü görünen yapılar bile içten içe zayıflar.
Unutulmamalı ki; kurumlar kişilerden büyüktür. Eğer bir yapı, birkaç ailenin etrafında şekillenmeye başlarsa, orada kurumsallıktan değil, ancak dar bir çevrenin hakimiyetinden söz edilebilir.
Ve bu durumun adı da nettir.
Yönetim değil, aile düzeni.










