Tanju Özcan dün gece tutuklandı. Bir belediye başkanı… Üstelik halkın oylarıyla seçilmiş bir isim. Türkiye’de siyaset ile yargının kesiştiği her kritik anda olduğu gibi, bu gelişme de sadece bir adli vaka olarak değil, bir demokrasi tartışması olarak okunuyor. Seçilmiş bir belediye başkanını adliye koridorlarında görevinden düşürmeye çalışmak, teknik olarak hukuki bir süreç olabilir. Ancak siyasetin tam merkezinde duran bir figür söz konusu olduğunda, mesele artık yalnızca dosya numaralarından ibaret değildir. Çünkü belediye başkanlığı makamı, bireysel bir kariyer basamağı değil; sandıktan çıkan bir iradenin temsilidir. Tanju Özcan Bolu halkının oylarıyla göreve gelmiştir. Bu bir yorum değil, matematiksel bir gerçektir. O makamın meşruiyeti tartışmaya açık değildir; kaynağı millettir. Milletten alınmayan bir yetkiyle, milletin verdiği yetkiyi gölgelemeye çalışmak ise doğal olarak “siyasi müdahale” tartışmalarını beraberinde getirir. Elbette hukuk devletinde hiç kimse dokunulmaz değildir. Seçilmiş olmak, soruşturulamaz olmak anlamına gelmez. Eğer ortada bir suç isnadı varsa, yargı sürecinin işlemesi doğaldır. Ancak burada hassas denge şudur: Yargı, siyasetin alanına müdahale ettiği algısını doğurduğu anda güven erozyonu başlar. O zaman mesele yalnızca bir dosya olmaktan çıkar, sistem tartışmasına dönüşür. Demokrasilerde siyasi hesaplaşmanın yeri mahkeme salonları değil, sandıktır. Halk beğenmezse indirir. Beğenirse yeniden seçer. Bu kadar basit. Eğer bir belediye başkanı görevini kötüye kullanmışsa bunun hesabı hem hukuk önünde hem de ilk seçimde sandıkta sorulur. Ancak siyasi figürlerin yargı yoluyla tasfiyesi algısı güçlenirse, bu yalnızca bir kişiyi değil, demokrasinin kendisini zedeler. Bugün mesele Tanju Özcan meselesi değildir. Bugün mesele, seçilmiş iradenin sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğidir. Ve bu sorunun cevabı, yalnızca hukuk kitaplarında değil; toplumun demokrasiye olan inancında saklıdır.Sandık mı, Mahkeme mi?










