Bir zamanlar bayram sabahları başka doğardı Sakarya’da. Güneş aynı güneşti belki ama içimize düşen sevinç bambaşkaydı. Sokaklar erkenden uyanır, kapı önleri süpürülür, en güzel kıyafetler giyilirdi. Bayram, sadece bir takvim günü değil; bir mahalle hâli, bir kalp meselesiydi.
Şimdi soruyor insan: Nerede o eski bayramlar?
Çark mesirende, eski stadın orada kurulan dönme dolaplar, salıncaklar, pamuk şeker kokusuna karışan çocuk kahkahaları vardı. Geçici lunaparklar kurulurdu; küçük ama kocaman mutluluklar sığardı içine. Pazar yerinde kurulun (Yaşar abla) çadır tiyatroları gelirdi… Bir perdenin arkasında koca dünyalar açılırdı gözlerimizin önüne. Belki sahne basitti ama hayal gücümüz zengindi.
Bugün ise aynı sokaklardan geçiyoruz ama sesler eksik. Ne o dönme dolaplar var, ne de çadır tiyatroların o sıcak telaşı. Beton çoğaldı, insan azaldı sanki. Kalabalık içindeyiz ama yalnızız.
Bir de bayramın en içten ritüeli vardı: Kapı kapı dolaşan çocuklar… Eller öpülür, şekerler toplanır, harçlıklar alınırdı. Ama mesele ne şekerdi ne para. Mesele o kapının açılmasıydı. Mesele “Hoş geldin evladım” diyen bir sesin içimizi ısıtmasıydı. Şimdi kapılar daha sıkı, ziller daha sessiz. Çocuklar sokakta değil, ekran başında büyüyor.
Oysa bayram; paylaşmaktı, hatırlamaktı, dokunmaktı. Birlikte gülmekti.
Belki zaman değişti, belki şehir büyüdü. Ama kaybettiğimiz sadece gelenekler değil; birbirimize olan yakınlığımız oldu. Sakarya hâlâ aynı Sakarya, ama ruhunu biraz geride bırakmış gibi.
Yine de umutsuz değilim. Çünkü bayram dediğin, yeniden hatırlamak demektir. Belki bir gün, bir çocuk yine bir kapıyı çalar. Belki bir komşu, elinde bir tabak tatlıyla uğrar. Belki küçük bir dönme dolap yeniden kurulur bir köşe başına.
Ve belki biz, yeniden “eski bayramları” yaşamaya başlarız… ama bu kez kıymetini bilerek.
Nerede mi o eski bayramlar?
Belki de hâlâ bir yerlerde, bizi hatırlamamızı bekliyor.










