Adapazarı’nın sabahları başka olurdu.
Daha güneş, dağların ardından usulca yükselmeden önce, Çark deresi boyundan ince bir sis kalkar, kavak ağaçlarının uzun gölgeleri toprağın üzerine serilirdi. Horozlar birbirine seslenir, uzaktaki caminin minaresinden yükselen ezan, kiremit damların üzerinde dolaşarak bağlara, bahçelere kadar yayılırdı. O saatte insanlar değil, önce toprak uyanırdı.
Ben ise uzun zamandır hiçbir sabaha uyanmıyordum.
Gözlerimi açıyordum yalnızca.
İnsan bazen yaşamakla uyanmak arasındaki farkı çok geç öğreniyor.
Penceremin önündeki yaşlı dut ağacı bu yıl yine meyve vermişti. Çocuklar dallarına taş atıyor, serçeler en olgun dutları benden önce topluyordu. Eskiden bu manzarayı seyrederken içim sebepsiz yere ferahlardı. Şimdi aynı ağaca bakıyor, sanki yıllardır konuşmadığım eski bir dostu görmüş gibi başımı eğiyordum.
Çünkü tabiat değişmemişti.
Değişen bendim.
Masanın üzerindeki eski defteri açtım. Sayfalar, yılların nemini içine çekmişti. Kalemi elime aldım. Yazmaya niyet ettim ama parmaklarım ağırlaştı. Bir harf yazıyor, uzun uzun duruyordum. Sonra ikinci harfe geçmek, sanki sırtımda değirmen taşı taşımak kadar güç geliyordu.
Dışarıdan komşu kadınların konuşmaları geliyordu.
Birinin tandıra ekmek sürdüğü belliydi.
Taze ekmeğin kokusu rüzgârla odamın içine kadar ulaştı.
Eskiden bu koku insana hayatı hatırlatırdı.
Şimdi yalnızca geçmişi...
Çayın demlendiği saatlerde kahvehanenin önü dolmaya başlardı. Emekli öğretmen Fuat hocam gazeteyi yüksek sesle okur, berber İsmail her zamanki gibi memleket meselelerini çözer, kimse birbirini ikna edemezdi ama herkes birbirini dinlerdi.
Ben de bazen onların yanına giderdim.
"Hayrola oğlum?" diye sorarlardı.
"Bir hâlin var."
Gülümserdim.
"Biraz üşütmüşüm galiba."
Ne kolaydı insanın derdini soğuk algınlığına bağlaması.
Kim anlatabilirdi ki baş ağrısının yalnız hastalıktan olmadığını?
Midenin bazen özlemden de bulanabileceğini...
İnsan ruhunun da ateşlenebileceğini...
Kasabanın dışındaki tepeye doğru yürümeye başladım.
Orada yalnız bir ceviz ağacı vardı.
Çocukluğumdan beri aynı yerde dururdu.
Ne kadar insan gelip geçmişti altından.
Kimi sevdasına kavuşmuştu.
Kimi askere uğurlanmıştı.
Kimi tabutunun ardından son kez o ağacın gölgesinden geçmişti.
Ağaç ise hiç konuşmadan hepsini seyretmişti.
Elimi gövdesine koydum.
Ağaçların hafızası olduğuna inanırım.
Belki de benim söyleyemediklerimi o biliyordu.
Tam o sırada rüzgâr çıktı.
Kuru yapraklar ayaklarımın dibinde dönmeye başladı.
İçimden ansızın bir soru yükseldi.
"Ben kimi özlüyorum?"
Bu soruyu kendime kaçıncı kez sorduğumu bilmiyorum.
Adını söyleyebildiğim biri miydi?
Yoksa adını bile koyamadığım bir eksiklik mi?
İnsan bazen bir kişiyi değil, onunla kurduğu ihtimali özler.
Benim özlediğim de belki buydu.
Belki hiç yaşanmamış bir hayat...
Hiç tutulmamış bir el...
Hiç söylenmemiş bir cümle...
Ama gönlüm onları olmuş gibi saklıyordu.
Akşamüstü çark deresi kenarına indim.
Su ağır ağır akıyordu.
Suyun üstüne eğildim.
Yüzüme baktım.
Kendimi tanıyamadım.
Yüzüm aynıydı.
Ama gözlerim...
İnsan en çok gözlerinden uzaklaşıyor kendinden.
Suya küçük bir taş attım.
Halkalar büyüdü.
Birden düşündüm.
Belki insanın hayatı da böyledir.
Bir tek söz...
Bir tek bakış...
Bir tek ayrılık...
Sonra ömrünün sonuna kadar genişleyen halkalar...
Eve döndüğümde saksıdaki sardunyalar susamıştı.
Testiden su döktüm.
Toprak suyu öyle iştahla içti ki.
O anda boğazım düğümlendi.
Bir zamanlar bu çiçekleri iki kişi suladığımıza öylesine inanıyordum ki...
Sonra durdum.
Gerçekten iki kişi miydik?
Yoksa bütün bunları ben mi büyüttüm?
Hatıralar bazen öyle merhametsizdir ki gerçekle hayali aynı renge boyar.
İnsan sonunda hangisini yaşadığını unutuyor.
Belki de ben bir insana değil, kendi kalbimin çizdiği gölgeye âşıktım.
Çocukların görünmeyen arkadaşları olur.
Büyüyünce kaybolur derler.
Benim görünmeyen yol arkadaşım ise yıllar geçtikçe daha belirginleşti.
Sesini duymadım.
Elini tutmadım.
Ama yokluğu, birçok insanın varlığından daha gerçekti.
İşte insanı en çok bu yoruyor.
Olmayan birine hasret kalmak...
Olmayan biriyle konuşmak...
Olmayan birinin geleceği günü beklemek...
Gece çökerken kasabanın lambaları birer birer yandı.
Uzaktaki istasyondan tren düdüğü duyuldu.
Her tren sesi bana aynı duyguyu getirirdi.
Sanki birileri geliyor...
Ya da birileri gidiyor...
Hayatın en acı tarafı da buydu.
Gelenler bir gün mutlaka gidiyordu.
Gitmeyen yalnız özlemdi.
O gece yağmur başladı.
İlk damlalar tozlu toprağa düşünce yükselen koku çocukluğumu getirdi.
Annemin sesini...
Babamın avluda odun kırışını...
Sobanın çıtırtısını...
Ve bir zamanlar kalbimin bu kadar ağır olmadığını...
Lambanın titrek ışığında defteri yeniden açtım.
Bu kez kelimeler beni beklemiyordu.
Sanki yıllardır içimde biriken sessizlik, mürekkebe dönüşmek için sabırsızlanıyordu.
Yazdım.
"Seni çok özlüyorum.
Bir gittin, sanki yalnız sen değil; mevsimler de peşinden gitti.
Bahçedeki güller eskisi gibi açıyor ama kokuları eksik.
Kuşlar yine sabah ötüyor ama sesleri bana ulaşmıyor.
Suladığın çiçekler her gün pencereye bakıyor.
Belki sen de dönersin diye.
Boynumu bükmekten yoruldum.
Yolları gözlemekten yoruldum.
Sana kızmayı denedim.
Olmadı.
Unutmayı denedim.
Daha çok hatırladım.
Sen gelmeyince, ben kendime de gelemedim.
Bir gece olsun rüyama gel.
Hiç konuşma.
Yüzünü bile gösterme.
Yalnız varlığını hissedeyim.
Belki o zaman sabah olunca yeniden yaşayacak kadar kuvvet bulurum."
Kalemi bıraktım.
Pencereyi açtım.
Yağmur dinmişti.
Ay bulutların arasından çıkmış, ıslak taş sokaklara gümüş gibi bir ışık serpiyordu.
Adapazarı sessizdi.
Ama o sessizliğin içinde binlerce anlatılmamış hikâye vardı.
Belki her evde benim gibi bir yürek, kimseye söyleyemediği bir özlemi taşıyordu.
Belki her pencerenin ardında, gelmeyeceğini bildiği hâlde birini bekleyen biri vardı.
O gece ilk defa anladım.
İnsan bazen sevdiği kişiyi değil, onunla birlikte kurduğu hayatı özler.
Ve bazı özlemler, kavuşmak için değil; insanın yüreğinde bir ömür boyu ışık olup yanmak için vardır.
Başımı yastığa koyarken dışarıda cırcır böcekleri ötüyordu.
Gözlerimi kapattım.
Ne mucize bekledim...
Ne de imkânsız bir kavuşma...
Yalnız içimden usulca geçen şu cümleyi bıraktım gecenin koynuna:
"Rüyama gel...
Ben seni artık uyandığım dünyada değil, yalnızca kalbimin en sessiz yerinde bekliyorum."
Hikmet Metin Çavdar













