Sabahları bilgisayarımın başına oturduğumda, önce pencereden dışarı bakarım. Gördüğüm sadece güneşin doğuşu değil o güneşin altında, gün daha ağarmadan fabrikaların soğuk kapılarına yığılan o yorgun kalabalıktır.
Bizim buralarda "sanat" denince akıllarına hala vitrin süsü, salon çiçeği getirenler var. Onlara sesleniyorum: Sanat, bir kenarda oturup gökyüzünün rengini övmek değildir. Sanat, o gökyüzünün altına kurulmuş haksız düzenin çatlaklarını görebilmek, o çatlaklardan yükselen çığlığı duyurabilmektir. Şairin de yazarın da nasırlı ellerin emeği kadar ağırlığı olmayan bir kelamı, tozlu raflarda çürümeye mahkûmdur.
Sömürü, öyle uzaklarda, kitaplarda yazan bir kavram değil mutfaktaki tencerenin boşluğu, çocuğun giyemediği ayakkabı, işçinin her gün biraz daha azalan umududur. Bizim soframızda "tuzu eksik" diye söylenmek, sofrayı tek başına kuranların hakkını yemektir. Bu yüzden, yazdığım her satırda bu eşitsizliği deşifre etmek benim sadece bir tercihim değil, vicdani zorunluluğumdur.
Fakat bir de karşı kıyı var kalemini üç kuruşluk dünyalık uğruna, düzenin bekçilerine rehin verenler. Mürekkebini vicdanından değil, efendilerinin buyruğundan alan o "kiralık kalemler"... Onlar, gerçekleri süslemekle meşgullerken, emekçinin alın teriyle kazandığı helal lokmayı masadan çalanlara alkış tutuyorlar. Kalem, bir namustur bir kez satıldı mı, artık o kâğıt üzerinde iz bırakan bir alet değil, sadece bir vicdan lekesidir.
Bazen diyorlar: "Neden bu kadar acımasızsın? Neden bu kadar sert?"
Çünkü gerçek, bir yaradır. Yarayı iyileştirmek için önce üzerindeki pansumanı, o süslü püslü yalanları kaldırmak gerekir. Acımasızlık dediğiniz şey, hakikatin çıplaklığından korkanların serzenişidir. Ben, o çıplak gerçeği olduğu gibi, en yalın, en anlaşılır, tıpkı sokaktaki insanın diliyle masaya koyuyorum.
Nazım’ın o bitmek bilmeyen kavgasından, Rıfat Ilgaz’ın o keskin gözleminden, Aziz Nesin’in o sarsıcı hicvinden öğrendiğim bir şey var: Bir yazar, ya düzenin bir parçası olur ya da o düzenin değişmesi için bir çekiç.
Benim kalemim, o çekicin sapıdır.
Ekmek kavgası sürdüğü sürece, yoksulluk bir kader gibi dayatıldığı sürece, bu köşe bir sığınak değil, bir meydan olmaya devam edecek. Çünkü kalem, mürekkebini vicdandan almadığı sürece sadece kağıdı kirletir. Bizimkisi ise tarihi not etmek, emeğin onurunu korumak ve o büyük, güzel günlere giden yolda bir taş bile olsa döşeyebilmektir.
Sözü uzatmaya gerek yok dünya herkesin karnını doyuracak kadar büyük, ama açgözlülüğü doyuracak kadar değil. Biz o büyük sofrada, hakkımız olanı alana kadar susmayacağız.












