Anlamsız yalanların ardına gizlenenler,
Sırtını sarayların mermerine yaslayanlar,
Ve ucuza satanlar mürekkebini,
Bizi bilmezler…
Bizi, o bitmek bilmeyen kavganın ortasında,
Nazım’ın hapisane avlusunda dokuduğu kilimden tanırlar!
Biz ki,
Rıfat’ın o keskin, o hile kabul etmez gözüyle gördük:
Fakir fukaranın sırtından doyan asalakları!
Aziz’in o zehir zemberek kahkahasıyla yıkıldı
Korkudan kaleleri olanların saltanatı!
Şimdi sorarlar bana:
Sen neylersin bu çağda?
Ulan, yazar dediğin ne zamandan beri
Süs köpeği oldu hanımefendilerin?
Ne zamandan beri kalem,
Yalaka sofralarında meze yapıldı?
Gördüm ve bildim!
İki yol var bu yangın yerinde, iki yol:
Ya o kokuşmuş düzenin çarkına tükürük olursun,
Ya da o düzeni kökünden sarsacak bir çekiç!
Ben ki Hikmet Metin Çavdar,
Sözü namluya sürenlerin yoldaşı,
Asırlık bir çınarın gölgesinde büyüttüm öfkemi.
Kalemim pirinçten değildir,
Eğilmez!
Mürekkebim süs bardağında durmaz,
Dökülür sokaklara,
Akar işçi tulumlarına,
Karışır dağların asi rüzgârına!
Duysunlar!
Duysun o sağır duvarlar,
Duysun o satılık vicdanlar:
Biz bu düzenin ne parçası oluruz,
Ne de gölgesi!
Biz bu düzenin tepesine inecek,
Öfkeden sabırla dövülmüş,
O çelik çekiçiz!
Vurun ulan vurun,
Daha sıkı vurun örse,
Biz vuruldukça çelikleşenlerdeniz..













