Ağustos, insanların içine bir ağırlık bırakır. Gündüzleri kavurucu sıcakla insanı yorar, geceleri ise geçmişi düşünmeye mecbur eder. O yılın Ağustos'u da öyleydi. Sokakların üzerine çöken sıcak, duvarlardan bile yükseliyor, gökyüzü gün boyu tek bir buluta hasret kalıyordu.
7 Ağustos akşamıydı.
Benim doğduğum gün…
Fakat o akşam, yalnızca yeni bir yaşıma girdiğim gün olmayacaktı. Henüz bilmiyordum; ömrümün geri kalanını sessizce değiştirecek bir hikâye de aynı akşam başlayacaktı.
Pencerenin önünde oturuyordum. Güneş çoktan batmış, gökyüzü mor ile lacivert arasında bir renge bürünmüştü. Hava bunaltıcıydı. Uzaklardan gök gürültüleri duyuluyor, ara sıra esen rüzgâr, sıcaklığı biraz olsun dağıtmaya çalışıyordu.
Birden yağmur başladı.
Önce birkaç damla düştü. Sonra hızlandı. Sonra bütün gökyüzü sanki aylarca biriktirdiği özlemi yeryüzüne boşaltmaya başladı.
Yağmurun camlara vuran sesi her zaman hoşuma gitmiştir. İnsanın içindeki bütün sesleri susturur. O akşam da öyle olmuştu. Sessizce yağmuru dinliyor, yeni yaşımla ilgili hiçbir plan yapmadan öylece oturuyordum.
Derken bir mesaj geldi.
Bir selam…
Sıradan, kısa, herhangi bir günün içinde unutulabilecek kadar basit bir selam.
Fakat hayat bazen en büyük hikâyelerini en küçük kelimelerin içine gizler.
Ben o an bunu bilmiyordum.
Mesajı okudum. Gülümsedim. Karşılık verdim.
Sonra bir cümle daha geldi.
Bir cümle daha…
Derken saatler geçti.
Yağmur dinmişti ama konuşma bitmemişti.
Bir yabancı, yavaş yavaş tanıdık bir sese dönüşüyordu.
İnsan bazı sesleri ilk kez duyduğu hâlde yıllardır biliyormuş gibi hisseder. Onunki de öyleydi. Sanki yıllardır içimde eksik olan bir cümleyi tamamlıyordu.
O gece uzun uzun konuştuk.
Çocukluğumuzdan…
Sevdiğimiz şarkılardan…
En çok korktuğumuz şeylerden…
Hayallerimizden…
Ve hiç farkına varmadan birbirimizin yalnızlığına dokunduk.
Gece ilerledikçe yağmur yeniden başladı.
Ben pencereden dışarıyı izliyordum.
O ise kim bilir hangi pencereden aynı yağmuru seyrediyordu.
Aynı göğün altında iki yabancı…
Henüz birbirini görmemiş, birbirine dokunmamış, aynı şehri bile paylaşmayan iki insan…
Ama nedense o gece yalnız değildik.
İnsan bazen birini tanımaya başlamaz; sanki yıllardır kaybettiği bir parçayı bulur.
O gece ben de kendimde eksik kalan bir şeyi bulmuştum.
Günler geçti.
Konuşmalar devam etti.
Sabahlar birbirimize "Günaydın" demekle başlıyor, geceler "İyi geceler" demeye kıyamamakla bitiyordu.
Bir insanın hayatına alışmak ne kadar kısa sürüyor, insan sonradan anlıyor.
Önce sesine alışıyorsunuz.
Sonra mesajını beklemeye…
Sonra gülüşüne…
Sonra yokluğunda eksik hissetmeye…
Bir bakıyorsunuz, gününüzün en güzel anı onunla konuştuğunuz birkaç dakikaya dönüşmüş.
Benim de öyle oldu.
Artık şehir değişmişti.
Aynı sokaklardan geçiyor ama aynı insan değildim.
Bir çay içsem onu düşünüyordum.
Bir şarkı duysam aklıma o geliyordu.
Rüzgâr esse sanki onun saçlarına değiyordu.
Ay doğsa onun gözlerine benziyordu.
Aşk galiba tam da buydu.
Bir insanın yavaş yavaş bütün eşyaların, bütün mevsimlerin, bütün saatlerin içine yerleşmesi…
Sonra özlem başladı.
Çünkü sevda büyüdükçe özlem de büyür.
Onunla konuşmadığım her dakika uzun gelmeye başladı.
Bir mesajına seviniyor, bir sessizliğine üzülüyordum.
Bazen gecenin bir yarısı uyanıp telefona bakıyor, bazen sebepsizce gülümsüyordum.
Kendime şaşırıyordum.
Ben değişiyordum.
Bir insanın sesi, bir başka insanın sığınağı olabilir mi?
Oluyormuş.
Bir insanın varlığı umut, yokluğu keder olabilir mi?
Oluyormuş.
Bazen bana bir türkü gibi geliyordu.
İnsanın içine işleyen, sustuğunda bile devam eden bir türkü…
Bazen bir çocuk gibi…
Masum, temiz, hiçbir kötülüğün dokunmadığı bir çocuk…
Bazen de bir memleket gibi…
Uzağında kalınca özlenen, adı anılınca insanın gözlerini nemlendiren bir memleket…
Günler ayları kovaladı.
Mevsimler değişti.
Fakat içimdeki Ağustos hiç bitmedi.
O yağmurlu akşam, sanki zamanın içinde donup kaldı.
Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, hâlâ camlara vuran yağmur sesi duyduğumda o akşamı hatırlıyorum.
Bir selamı…
Bir sesi…
Bir yabancının yavaş yavaş hayatımın en tanıdık insanına dönüşmesini…
Bazı insanlar vardır.
Kapıyı çalmadan girerler hayatımıza.
Bir yaz akşamı çıkarlar karşımıza.
Bir cümle söylerler.
Bir gülüş bırakırlar.
Sonra farkına bile varmadan kalbimizin en derin yerine yerleşirler.
Ve orada kalırlar.
Yollar ayrılsa da…
Şehirler değişse de…
Yıllar geçse de…
İnsan başka sabahlara uyansa da…
Onlar gitmez.
Çünkü bazı sevdalar kavuşmakla ölçülmez.
Bazı sevdalar özlemle yaşar.
Ve bazı hikâyeler, bir ömür boyunca sadece bir Ağustos akşamının yağmurunu dinlemeye devam eder.
Benim hikâyem de öyle başladı.
7 Ağustos akşamı…
Yağmurun camlara vurduğu, gökyüzünün sessizce ağladığı bir gecede…
Bir selamla…
Ve hiç bitmeyen bir sevdayla…













