Sakarya küçük bir şehir…
Herkes birbirini tanır.
Kimin ne yaptığını, nerede durduğunu, seçim zamanı nerede göründüğünü vatandaş üç aşağı beş yukarı bilir.
O yüzden burada siyaset yapmak kolay değildir.
Çünkü bugün söylediğiniz söz, yarın kahvede karşınıza çıkar.
Bugün verdiğiniz söz, yarın vatandaşın diline düşer.
Bugün çekildiğiniz fotoğraf, yarın arşivden çıkarılır.
Ama ne hikmetse bazıları bunu hâlâ anlamış değil.
Sakarya’da yeni bir siyasi hastalık var:
Adaylık hastalığı!
Belirtileri ise oldukça basit.
Bir koltuk boşalacak…
Bizim aday hemen ortaya çıkacak.
Bir teşkilatta görev değişikliği konuşulacak…
Bizim adayın adı kulislerde dolaşmaya başlayacak.
Bir belediyede seçim yaklaşacak…
Adaylık için nabız yoklanacak.
Bir parti kongresi olacak…
“Acaba ben mi?” hesapları başlayacak.
Daha seçim tarihi belli olmadan seçim heyecanına kapılanlar var.
Daha mevcut görevlerinin hesabını vermeden bir sonraki görevin hesabını yapanlar var.
Sanki siyaset hizmet yarışı değil de,
“Koltuk kapma olimpiyatları.”
Şimdi buradan bütün siyasetçilere değil, özellikle kendisini her dönemde bir makamın önünde bulanlara bir soru:
Siz gerçekten hizmet etmek için mi varsınız, yoksa mutlaka bir koltuğun üzerinde görünmek için mi?
Çünkü vatandaş artık farkı görüyor.
Siyasetçinin seçimden seçime ortaya çıkmasıyla, seçim olmadığı zaman da vatandaşın yanında olması arasında dağlar kadar fark var.
Seçim yaklaşınca esnafın kapısını çalmak kolay.
Kahvede çay içmek kolay.
Fotoğraf vermek kolay.
“Biz halkımızın hizmetkârıyız” demek kolay.
Zor olan seçim bittikten sonra aynı vatandaşın kapısını çalmak.
Zor olan makamınız yokken de bir vatandaşın derdini sahiplenmek.
Zor olan kameralar yokken iş yapabilmek.
İşte gerçek siyaset orada başlıyor.
Bir de Sakarya’nın meşhur bir tarafı vardır:
Teşkilat kulisleri…
Resmî açıklamalardan önce bazı isimler kulislerde dolaşmaya başlar.
“Şu ilçeye aday olacakmış.”
“Büyükşehir için adı geçiyormuş.”
“Milletvekilliğini düşünüyormuş.”
“İl başkanlığına hazırlanıyormuş.”
“Genel merkezle arası iyiymiş.”
“Ankara’dan destek alıyormuş.”
Derken şehirde hizmetten çok,
kim kiminle görüştü, kim kimin yanında oturdu, kim kimin fotoğrafını beğendi
konuşulur.
İşin acı tarafı da burada başlıyor.
Vatandaşın derdi başka…
Siyasetçinin derdi başka.
Vatandaş,
“Yol ne olacak?”
diyor.
“Deprem riski ne olacak?”
diyor.
“Ulaşım ne olacak?”
diyor.
“İş, aş, eğitim, şehir planlaması ne olacak?”
diyor.
Kulislerde ise bazen bambaşka bir gündem var:
“Bir sonraki seçimde kim nereden aday olacak?”
Bakın…
Sakarya’nın belediyelerinde başkanlar, meclis üyeleri ve teşkilatlar zaten şehrin siyasi ve idari hayatında önemli görevler üstleniyor.
Büyükşehir yönetiminde de projeler, ulaşım, kentsel dönüşüm ve şehir planlaması gibi ciddi başlıklar gündemde.
Tam da böyle bir dönemde siyasetçinin enerjisini neye harcadığı önem kazanıyor.
Şehrin geleceğine mi?
Yoksa kendi siyasi geleceğine mi?
Çünkü ikisi aynı şey değildir.
Bir siyasetçi sürekli kendi geleceğini düşünüyorsa, vatandaşın geleceğini ne zaman düşünecek?
Bir de şu anlayış var:
“Ben olmazsam bu parti biter.”
Bu cümleyi siyasette çok gördük.
Oysa hiçbir parti bir kişinin tapulu malı değildir.
Hiçbir belediye bir kişinin mülkü değildir.
Hiçbir teşkilat bir kişinin şahsi kariyer merkezi değildir.
Partiler gelip geçer.
Başkanlar değişir.
Meclis üyeleri değişir.
İl başkanları değişir.
İlçe başkanları değişir.
Ama şehir kalır.
Sakarya kalır.
Asıl mesele de budur.
Siyasetçi değişir, vatandaş kalır.
Koltuk değişir, şehir kalır.
Unvan değişir, sorunlar kalır.
O halde biraz da koltuğu değil, şehri konuşalım.
Şunu da kimse yanlış anlamasın:
Aday olmak suç değildir.
Siyasete talip olmak ayıp değildir.
İnsan elbette kendisini bir göreve layık görebilir.
Ama her seçimde başka bir koltuğa talip olmak da vatandaşın dikkatinden kaçmıyor.
Hele bir de geçmişte üstlenilen görevlerin hesabı verilmeden yeni görevlerin peşine düşülüyorsa…
İşte orada vatandaşın sorması gereken soru şudur:
“Önceki görevinde ne yaptın?”
Sonra:
“Şimdi neden yeniden aday oluyorsun?”
Ve en önemlisi:
“Bu kez gerçekten ne yapacaksın?”
Bence siyasette artık adayların birbirine sorması gereken soru da bu olmalı.
“Beni kim destekliyor?”
değil…
“Ben bu şehre ne kattım?”
Çünkü artık vatandaşın hafızası var.
Telefonunda kamera var.
Sosyal medyada arşiv var.
Eski açıklamalar duruyor.
Eski vaatler duruyor.
Eski fotoğraflar duruyor.
Dün söylediğinizle bugün söylediğiniz karşılaştırılıyor.
Dün savunduğunuz kişiyle bugün yan yana durduğunuz kişi karşılaştırılıyor.
Dün eleştirdiğiniz koltuğa bugün talip olmanız unutulmuyor.
Kısacası…
Vatandaş artık sadece sandıkta değil, hafızasında da oy kullanıyor.
O yüzden sevgili adaylar…
Biraz sakin olun.
Her boş koltuğa koşmayın.
Her seçimde kendinizi ortaya atmayın.
Bir dönem de aday olmayın.
Bir dönem sadece vatandaş olun.
Sokağa çıkın.
İnsanları dinleyin.
Eleştiri alın.
Bir mahallenin sorununu çözün.
Bir öğrencinin elinden tutun.
Bir esnafın derdini sahiplenin.
Bir depremzedeye yardım edin.
Bir ağacın gölgesinde oturun ve düşünün:
“Ben bu şehre makam sahibi olmadan ne verebilirim?”
İşte o zaman belki adaylığınız da anlam kazanır.
Çünkü gerçek siyaset,
koltuğa oturmakla değil, koltuk olmadan da insanlara faydalı olabilmekle başlar.
Son sözüm şu:
Sakarya'nın daha fazla adaya değil,
daha fazla sorumluluk alan insana ihtiyacı var.
Daha fazla koltuk talibine değil,
koltuk elinden alındığında bile davasından, şehrinden ve vatandaşından kopmayacak insanlara ihtiyacı var.
Çünkü koltuk geçicidir.
Unvan geçicidir.
Adaylık geçicidir.
Seçim geçicidir.
Ama geride bıraktığınız iz kalır.
Ve günün sonunda vatandaş şunu sorar:
“Bu adam kaç kere aday oldu?”
değil…
“Bu adam Sakarya için ne yaptı?”
İşte asıl seçim budur.













