Susmayan yüreğin mirası
Kardeşlerim,Bir ömrün içinden geçtim.
Arkamda yılların tozu,
önümde hâlâ kapanmamış
bir hesap var.
Zaman yüzüme
kendi yazısını yazdı.
Ellerime yılların izini,
gözlerime uzak yolların yorgunluğunu bıraktı.
Ama içimde
henüz dinmemiş bir ses var.
Öyle kolay susmuyor.
Çünkü benim gençliğim
kitapların arasında değil yalnızca,
sokağın tam ortasında geçti.
Taş kaldırımlarda yürüdüm.
İşçinin yanında durdum.
Grev ateşlerinin başında
geceler geçirdim.
Fabrika düdükleri
sabahları bizim saatimizdi.
Bir lokma ekmeğin
kaç saatlik emeğe karşılık geldiğini
orada öğrendim.
İşçinin eline baktım.
O ellerde
bir ömrün yorgunluğu vardı.
Köylünün toprağına baktım.
Çatlamıştı.
Ama toprağın altında
yine de bir bahar saklıydı.
Esnafın dükkânına girdim,
siftahsız geçen günlerin
sessizliğini dinledim.
Emeklinin yüzünde
çalışarak geçen yılların
hesabını gördüm.
Öğrencinin cebindeki
son parayı nasıl hesapladığına,
bir annenin akşam sofrasında
ekmeği çocuklarına bölüştürürken
kendi payını nasıl unuttuğuna
şahit oldum.
İşte orada anladım:
Adalet,
yüksek duvarların ardında
bekleyen bir lütuf değildir.
Adalet,
aynı sofraya oturan insanların
ekmeği eşitçe bölebilmesidir.
Benim meselem
hiçbir zaman yalnızca siyaset olmadı.
İnsandı mesele.
Onurdu.
Emeğin karşılığını alabilmesiydi.
Siyasetin içinde bulundum.
Sendikal mücadelelerin içinde yürüdüm.
O yıllarda sendika,
işçinin arkasına saklandığı
bir tabela değildi.
İşçinin sesiydi.
Gücünü birleştiren
omuz omuza duruşuydu.
Bir haksızlık karşısında
geri çekilmeyen iradeydi.
Grev dediğin
bir kâğıda yazılan kelime değildi.
Bir ekmeğin,
bir hakkın,
bir onurun savunulmasıydı.
Şimdi dönüp bakıyorum.
Sormadan edemiyorum:
Ne oldu bize?
Nereye gitti
o meydanları dolduran insanlar?
Neden bazı sesler
makam odalarında kısıldı?
Hangi gün
koltuklar sokağın önüne geçti?
Hangi gün
işçinin alın teri
hesap kitapların arasında kayboldu?
Bir zamanlar
patronun kapısına
işçinin hakkıyla gidilirdi.
Şimdi bazıları
koltuğundan kalkmaya
üşeniyor.
Bizim makamımız
meydandı.
Bizim gücümüz
yan yana duran insanlardı.
Bizim servetimiz
birbirimize duyduğumuz güvendi.
Sonra karanlık çöktü.
12 Eylül.
Takvimde bir tarih gibi durur şimdi.
Ama bizim hafızamızda
bir ülkenin susturulduğu gündür.
Bir sabah
sokakların sesi kesildi.
Meydanların dili tutuldu.
İnsanlar birbirine
daha alçak sesle konuşmaya başladı.
Kitaplardan korkuldu.
Şarkılardan kuşkulanıldı.
Düşünceler
duvarların arkasına saklandı.
O gün öğrendik:
Korku,
önce insanın ağzını değil,
cesaretini susturur.
Bir insan konuşmayı bırakınca
yalnızca bir ses kaybolmaz.
Bir toplumun hafızası
yavaş yavaş karartılır.
Ama korkunun hesabını
hafıza tutar.
Biz unutmadan taşıdık
o yılları.
Gidenleri,
susturulanları,
haksızlığa uğrayanları,
evinin kapısında bekleyen anneleri,
çocuklarına belli etmeden
ağlayan babaları unutmadık.
Zaman geçti.
Siyasetin dili değişti.
Yüzler değişti.
Sloganlar değişti.
Fakat halkın sofrasındaki
hesap değişmedi.
Bugün ekranlara bakıyorum.
Birileri konuşuyor.
Birileri alkışlıyor.
Birileri parmak kaldırıyor.
Birileri parmak indiriyor.
Sonra kameralar kapanıyor.
Ama kamera kapandığında
hayat devam ediyor.
Pazarda file küçülüyor.
Mutfakta tencere
daha az kaynıyor.
Borç büyüyor.
Maaş eriyor.
Gençlerin hayalleri
sınır kapılarına dayanıyor.
Köylü toprağıyla,
işçi emeğiyle,
esnaf dükkânıyla,
emekli ömrüyle
ayakta kalmaya çalışıyor.
Ve biz hâlâ
aynı sorunun çevresinde dönüyoruz:
İnsan ne zaman
insanca yaşayacak?
Benim bütün itirazım
bu sorudadır.
Çünkü bir memleketin zenginliği
yalnızca kasasındaki rakamlarla ölçülmez.
Bir annenin
çocuğuna güvenle bakabilmesiyle,
Bir gencin
yarınını burada kurabilmesiyle,
Bir işçinin
emeğinin karşılığını almasıyla,
Bir yaşlının
hayatının sonunda
başını eğmeden yaşayabilmesiyle ölçülür.
Ben şimdi
geçmişin içinden bugüne bakıyorum.
Köklerimde
çok fazla hikâye var.
Grev meydanları var.
Yürüyüşler var.
Dostluklar var.
Kavgalar var.
Kaybettiklerimiz var.
Kazandığımız küçük zaferler var.
Ve hepsinin üzerinde
insan yüzleri…
Bir işçinin teri.
Bir köylünün nasırı.
Bir öğrencinin heyecanı.
Bir öğretmenin sabrı.
Bir annenin duası.
Bunların hiçbirini
hafızamdan silemedim.
Belki artık
eskisi kadar hızlı yürümüyorum.
Belki beden
zamanın hesabını tutuyor.
Ama söz hâlâ yerinde.
Kalem hâlâ elimde.
Ve insanın söyleyecek sözü varsa
yaşadığı yıllar
onu susturmaz.
Tam tersine,
insana
hangi sözün hakikat,
hangisinin süslü bir yalan olduğunu
öğretir.
Ben artık
meydanlara bedenimle
çıkamıyorsam,
kelimelerimle çıkıyorum.
Kalemimi kaldırıyorum.
Bir pankart gibi.
Bir dize yazıyorum.
Bir başka insanın yüreğine
ulaşsın diye.
Çünkü şiir bazen
bir meydandır.
Bazen bir itiraz.
Bazen yıllarca kapalı kalmış
bir pencerenin açılmasıdır.
Nazım’ın
insana güvenen sesini,
Hasan Hüseyin’in
öfkesini ve umudunu,
Ahmet Arif’in
yaralı ama baş eğmeyen
dağ sesini,
Rıfat Ilgaz’ın
gülümserken bile
acıtan tarafını
kendime yol arkadaşı sayıyorum.
Ama kendime
şairlik payesi vermiyorum.
Ben gördüklerimi yazıyorum.
İçimde kalanları.
Beni yaralayanları.
Beni ayağa kaldıranları.
Ve şimdi
gençlere dönüp diyorum ki:
Çocuklar,
Bu ülkenin hikâyesi
yalnızca büyük binalarda,
resmî salonlarda,
makam odalarında yazılmadı.
Bir işçinin elinde
yazıldı.
Bir köylünün sabanında
yazıldı.
Bir öğretmenin tahtasında
yazıldı.
Bir öğrencinin defterinde
yazıldı.
Bir annenin sofrasında
yazıldı.
Sakın unutmayın.
Size bırakılan hayat
hazır değildir.
Onu siz kuracaksınız.
Ekmek paylaşılırsa
çoğalır.
adalet savunulursa
büyür.
Özgürlük korunursa
yaşar.
İnsan,
başkasının acısını
kendi acısı kadar
önemsemeyi öğrendiğinde
insan olur.
Size öğretilen
korkuların hepsine
teslim olmayın.
Soru sorun.
Araştırın.
Okuyun.
İtiraz edin.
Haksızlık gördüğünüz yerde
başınızı başka tarafa çevirmeyin.
Çünkü suskunluk
bazen tarafsızlık değildir.
Bazen
haksızlığın yanında durmaktır.
Ben artık
kendim için bir gelecek aramıyorum.
Bana makam vermeyin.
Beni alkışlamayın.
Adımı bir yerlere yazmayın.
Bir genç
bir gün yazdığım bir dizeyi okuyup
“Demek ki
başka bir hayat mümkün.”
desin.
Benim için yeter.
Bir işçi
hakkını ararken
yalnız olmadığını bilsin.
Bir emekli
bu toplumun hâlâ
onu hatırladığını hissetsin.
Bir köylü
toprağına bakarken
yarını görebilsin.
Bir çocuk
gelecekten korkmasın.
Benim bugün
kalemle verdiğim mücadele
budur.
Kalemim
elimde kalan son dirençtir.
Defterim
sığındığım son meydan.
Şiirim
yıllardır taşıdığım
son yürüyüş.
İçimdeki çocuk
hâlâ soru soruyor.
Hâlâ itiraz ediyor.
Hâlâ
“Adalet nerede?”
diyor.
“Hak nerede?”
diyor.
“İnsan neden
insana kıyar?”
diyor.
Ben de ona diyorum ki:
Susma.
Çünkü sustuğumuz yerde
başkaları bizim adımıza konuşur.
Unuttuğumuz yerde
yalanlar gerçeğin yerine geçer.
Vazgeçtiğimiz yerde
karanlık büyür.
Sen yürü.
Ben yetişebildiğim kadar
arkandan geleceğim.
Belki bir gün
bu kalem de susacak.
Belki bu sayfalar
eski bir defterin içinde
unutulacak.
Ama bir gün
bir genç o defteri açarsa
ve birkaç satır okursa,
“Burada biri yaşamış,”
desin.
“Görmüş.
Acımış.
Kızmış.
Sevmiş.
Ama susmamış.”
İşte o zaman
bunca yılın
bir anlamı olacak.
Çünkü insanın gerçek mirası
ardında bıraktığı eşya değildir.
Bir başkasının yüreğinde
bıraktığı cesarettir.
Ben size
servet bırakmıyorum.
Makam bırakmıyorum.
Adımı da
büyütmek istemiyorum.
Size birkaç söz bırakıyorum.
Biraz cesaret.
Biraz direnç.
Biraz sevgi.
Ve başını eğmeyen
bir insanlık düşü.
Gerisini
zaman tamamlar.
Toprak,
kendisine bırakılan
her tohumu unutmaz.
Ben kendi payıma
tohumu bıraktım.
Şimdi sıra sizde.
Siz taşıyacaksınız
bu sözü.
Siz büyüteceksiniz
bu umudu.
Siz soracaksınız
hesabı.
Siz kuracaksınız
yarını.
Çünkü bizden sonra da
bu ülkenin sabahları olacak.
Ve o sabahlarda
birileri yine soracak:
“Nasıl yaşayacağız?”
Benim cevabım değişmedi:
Yan yana.
Omuz omuza.
Emeğin yanında.
Adaletin tarafında.
Özgürlüğün içinde.
İnsanın yanında.
Kalan biziz kardeşlerim.
Bütün yenilgilerimize rağmen.
Bütün yorgunluklarımıza rağmen.
Bütün kayıplarımıza rağmen.
Çünkü hâlâ
söyleyecek sözümüz varsa,
hâlâ
bir gencin yüreğinde
umut yakabiliyorsak,
hâlâ
bir işçinin derdini
kendi derdimiz sayabiliyorsak,
daha bitmiş değildir hikâyemiz.
Ben kendi payıma
sözümü söyledim.
Şimdi siz söyleyin.
Ben kendi payıma
tohumu toprağa bıraktım.
Şimdi siz sulayın.
Ben kendi payıma
karanlığa karşı
bir kibrit yaktım.
Şimdi siz
ateşi büyütün.
Çünkü yarın
kendiliğinden gelmeyecek.
Yarını kuracak olan,
bugün susmayanlardır.
Hikmet Metin Çavdar(c) Bu şiirin her türlü telif hakkı şairin kendisine ve/veya temsilcilerine aittir. Şiirlerin izin alınmadan kopyalanması ve kullanılması 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasasına göre suçtur. https://www.edebiyatdefteri.com/siir/1758279/susmayan-yuregin-mirasi.html





