Her sabah yaptığı gibi önce perdeyi açtı. Ardından pencereyi aralayıp memleketinin kokusunu içine çekti.
“Çok şükür…” dedi.
Memleket kokusu başkaydı. sevda gibiydi, aşk gibiydi, sevgili gibiydi. İnsanın içine işler, her hücresine sinerdi.
O sabah da aynı alışkanlıkla uyandı, perdeyi açtı ve memleketinin kokusunu derin derin içine çekti. Fakat bu kez bir şey farklıydı.
İçine tarifsiz bir hüzün çöktü.
Gözleri doldu.
Çünkü biliyordu; çok sevdiği memleketinden, köklerinden o gün ayrılacaktı.
Kıştı. Hava soğuktu ama pencereyi kapatmadı. Belki de o kokuyu biraz daha içine çekmek, memleketini biraz daha yanında götürmek istiyordu.
Evini toplamıştı. Birkaç eşya, yattıkları yatak ve yorgan kalmıştı. Yatağı topladı, yorganı bohçaladı. Sessizce giyinip kızının odasına yöneldi.
“Uyandın mı, anneciğim?” diye seslendi.
Küçük kız gözlerini açıp gülümsedi.
“Uyandım, anne.”
“Hadi kalk, kızım. Bugün güzel bir gün olacak.”
Küçük kız merakla sordu:
“Anneciğim, okula gitmeyecek miyim?”
“Evet, gideceksin.”
Kızının yüzü aydınlandı.
Oysa anne, birazdan ona hayatlarının değişeceğini söylemek zorundaydı. Nasıl anlatacağını bilmiyordu. Arkadaşlarından, öğretmeninden ve yaşadığı şehirden ayrılacağını küçük yüreğe nasıl sığdıracaktı?
Sessizce kızını giydirdi, saçlarını taradı. Ağlamamak için dudaklarını ısırıyordu.
Mutfakta iki yumurta haşladı, küçük bir tost hazırladı. Kızını karşısına oturtup kahvaltısını yaptırdı.
Sonra yavaşça konuştu:
“Kızım, başka bir eve taşınacağız.”
Bundan fazlasını söyleyemedi.
Çünkü gerçek çok ağırdı.
İflas etmişlerdi. Eşi onları terk etmişti. Uzun zamandır yalnız başına mücadele ediyor, borçlarla ve tehditlerle yaşamaya çalışıyordu. Geleceğe dair bir planı yoktu. Tek isteği, kızının bu fırtınadan mümkün olduğunca az yara alarak çıkmasıydı.
Tam o sırada telefon çaldı.
Babası arıyordu.
“Merhaba, kızım. Otobüs kaçta?”
“Gece, babacığım.”
Babası kızgın bir sesle:
“Neden gece? Gündüz binin de gelin işte.” dedi.
Babası hiçbir şey bilmiyordu.
Kızının yaşadığı yalnızlığı, terk edilmişliğini, korkularını bilmiyordu.
Belki bilse yardım ederdi.
Ama o, gururundan mı, güçlü görünme çabasından mı bilinmez, yaşadıklarını anlatamıyordu.
“Tamam, babacığım. Birazdan çıkacağız.”
Telefon kapandı.
Anne bir süre elindeki telefona baktı.
Sonra kızının elini tuttu ve okula doğru yürüdüler.
Öğretmen durumu biliyordu. anne daha önce konuşmuştu onunla.
Küçük kızı yanına çağırdı.
“Seni çok seviyorum. Arkadaşların da seni seviyor. Ama bugün buradan ayrılmanız gerekiyor.”
Küçük kız öğretmenine sarıldı.
Sessizce ağladı.
Annenin yüreği parçalanıyordu ama belli etmemeye çalışıyordu.
Öğretmen o günü serbest etkinlik günü yaptı. Arkadaşlarıyla vakit geçirsin, biraz mutlu olsun istedi.
Fakat küçük kız bir köşede sessizce oturuyor, boynunu büküp düşünüyordu.
Arkadaşları yanına geliyor, bir şeyler söylüyor, onu güldürmeye çalışıyordu.
Gülümsemeye çalışıyordu ama olmuyordu.
Çocuklar bazı şeyleri büyükler kadar saklayamıyordu.
Bir ders saati daha geçti.
Sonra anne ve küçük kız gözyaşları içinde okuldan ayrıldılar.
Öğretmeni onu öptü, kokladı. Arkadaşları küçük hediyeler verdi.
Küçük kız hediyelerini sıkı sıkı tutuyordu.
Ve o şehirdeki çocukluğu, okul kapısında geride kaldı.
Eve döndüler.
Küçük valizlerini aldılar. Kalan birkaç eşyayı bodruma koyup kapıyı kilitlediler.
Anne son kez kapıya baktı.
Anahtarı çevirdi.
Bir süre elinde tuttuğu anahtara baktı, sonra cebine koydu.
Anne gizlice bir taksi çağırdı.
Telefonu hiç susmuyordu. Alacaklılar arıyordu.
Arayanlara bakmadan telefonu sessize aldı.
Yanında sadece bir biber gazı vardı.
Taksi onları başka bir noktaya bıraktı. Oradan dolmuşa binip otogara geçtiler.
Otogarda iki kişilik bilet istedi.
Görevli bilgisayara baktı.
“İki bilet var ama arka sıralarda.”
“Tamam.” dedi.
Başka seçeneği yoktu.
Biletleri aldıktan sonra kızının elinden tuttu.
“Anne, acıktım.”
“Önce karnımızı doyuralım, anneciğim.”
Kızına bir döner dürüm aldı.
Kendisine ise iki simit.
Birlikte oturup yemeklerini yediler.
Anne simidinden küçük bir parça koparıp çayını yudumlarken kızına baktı.
Küçük kız dürümünü bitirmeye çalışıyordu.
Ceplerinde çok az para kalmıştı.
Ama o an bunu düşünmedi.
Kızının karnı doysun yeterdi.
Otobüs saati geldiğinde yerlerine oturdular.
Küçük kız çok yorulmuştu.
Annesi üzerini örttü.
Bir süre sonra uykuya daldı.
Otobüs hareket etti.
Anne camdan dışarı bakıyordu.
Memleketi her kilometrede biraz daha uzaklaşıyordu.
Kızı uyuyordu.
İlk kez kimse görmeden ağlayabildi.
Başını cama yasladı.
Gözyaşlarını sildi.
Bir süre sonra arkasına döndü.
Kızı uyuyordu.
Üzerini biraz daha örttü.
Şehir küçüldü.
Yollar uzadı.
Dağlar araya girdi.
Ve sonunda memleketi gözden kayboldu.
Anne gözlerini kapattı.
Bir süre öylece kaldı.
Sonra kızına baktı.
Onu öptü, kokladı.
Kendi kendine bir söz verdi.
Ne olursa olsun, bu çocuğu yalnız bırakmayacaktı.
Sonra muavini çağırdı.
“Bana bir üçü bir arada kahve verir misiniz?”
Bir süre sonra kahvesi geldi.
Bardağı eline aldı.
Kahvesinden bir yudum aldı ve otobüsün camından dışarı baktı.
Önünde uzun bir yol vardı.
Ne yaşayacağını bilmiyordu.
Ama kızının elini bırakmayacağını biliyordu.
Sabah olduğunda otobüs babasının yaşadığı şehre ulaştı.
Babası terminalde onları bekliyordu.
Otobüs durdu.
Anne ve kızı yeni hayatlarının ilk adımını atarak indiler.
Babası ona sarıldı.
“Hoş geldin, kızım.”
“Hoş bulduk, babacığım.”
Sonra torununa sarıldı.
Küçük kız masumca:
“Dedeciğim, artık sizde kalacağız. Babam bizi bıraktı.” dedi.
Dedesi bir an donup kaldı.
Sonra kızına baktı.
“Kocan nerede?”
“Baba, evde konuşuruz.”
Anne o an babasının yüzüne baktı.
Yıllardır içinde tuttuğu ne varsa boğazına düğümlendi.
Ama yine söyleyemedi.
Sadece:
“Baba, hadi gidelim.” diyebildi.
O gün yeni hayatlarının ilk günüydü.
Bir evin kapısından içeri girdiler.
Küçük kız etrafına baktı.
Anne ise valizleri bir köşeye bıraktı.
Sonra kızının saçlarını düzeltti.
Akşam olduğunda babası bazı şeyleri öğrendi.
Kızının neden geldiğini, neler yaşadığını, neden tek başına kaldığını…
Sessizlik uzun sürdü.
Babası fazla konuşmadı.
Sadece kızının elini tuttu.
“Artık yalnız değilsin.” dedi.
Anne başını öne eğdi.
İlk defa o gün, biraz olsun rahatladı.
Sonrası kolay olmadı.
Hiçbir şey bir anda düzelmedi.
Borçlar vardı.
Geride bırakılan bir hayat vardı.
Kırgınlıklar vardı.
Küçük kızın okulu değişti.
Yeni arkadaşlar edinmesi zaman aldı.
Anne ise ne iş bulduysa yaptı. Sabah erkenden çıktı, akşam yorgun döndü. Bazen eve geldiğinde ayakta duracak hâli kalmıyordu.
Ama kızının karşısına geçtiğinde yüzünü güldürmeye çalışıyordu.
Küçük kız büyüdükçe annesinin neler yaptığını daha iyi anlamaya başladı.
Bir gün annesine:
“Anne, sen hiç yorulmuyor musun?” diye sordu.
Anne gülümsedi.
“Yoruluyorum kızım. Ama sen yanımdasın ya…”
Gerisini söylemedi.
Yıllar böyle geçti.
Küçük kız büyüdü.
Okudu.
Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrendi.
Bir zamanlar okul kapısında gözyaşları içinde ayrılan o küçük kız, yıllar sonra güçlü bir kadın oldu.
Anne de yaşadığı bütün o günlere dönüp baktığında, bazı geceleri hâlâ hatırlıyordu.
Otobüsü…
Kızının uyuyan yüzünü…
Camdan kayıp giden dağları…
Ve elindeki üçü bir arada kahveyi…
Hayat onları çok zorlamıştı.
Ama birbirlerine tutunmuşlardı.
Bugün anne ile kızı yan yana oturduklarında, geçmişten konuşup bazen gülümsüyor, bazen sessizleşiyorlar.
Çünkü ikisi de biliyor.
O gün otobüse bindiklerinde geride sadece bir şehir bırakmadılar.
Eski hayatlarını da bıraktılar.
Yeni hayatlarını ise birlikte kurdular.
Bu öykü gerçek bir hayat hikâyesidir.
Bazen insanın elinde hiçbir şey kalmadığını düşündüğü bir anda, yanında sevdiği bir insanın olması yeniden başlamak için yeter.
O anne kızının elini hiç bırakmadı.
Kızı da annesinin verdiği mücadeleyi hiç unutmadı.
Bugün ikisinin de yüzünde huzur varsa, o huzurun içinde yıllar önce çekilen sıkıntıların, dökülen gözyaşlarının ve sabırla atılan küçük adımların payı var.
Güçlü annelere, güçlü kız evlatlara ve hayata yeniden başlamak zorunda kalan herkese selam olsun…
Tuğba Tunçer










Yüreğe dokunan, hayatın içinden ve oldukça samimi bir öykü olmuş. Bir annenin bütün zorluklara rağmen kızının elini bırakmaması, kendi acısını içine atıp onun için güçlü durmaya çalışması çok etkileyici. Özellikle otobüs yolculuğundaki anne-kız sahnesi, camdan uzaklaşan memleket ve eldeki üçü bir arada kahve ayrıntısı insanın yüreğine dokunuyor. Bazen insanın elinde hiçbir şey kalmaz ama yanında sevdiği biri varsa yeniden başlayacak gücü bulur. Anne-kız arasındaki o güçlü bağ da öykünün en güzel yanı olmuş. Duygusu, anlatımı ve verdiği umutla çok güzel bir çalışma. Kaleminize, yüreğinize sağlık kankam..
Yüreğe dokunan, hayatın içinden ve oldukça samimi bir öykü olmuş. Bir annenin bütün zorluklara rağmen kızının elini bırakmaması, kendi acısını içine atıp onun için güçlü durmaya çalışması çok etkileyici. Özellikle otobüs yolculuğundaki anne-kız sahnesi, camdan uzaklaşan memleket ve eldeki üçü bir arada kahve ayrıntısı insanın yüreğine dokunuyor. Bazen insanın elinde hiçbir şey kalmaz ama yanında sevdiği biri varsa yeniden başlayacak gücü bulur. Anne-kız arasındaki o güçlü bağ da öykünün en güzel yanı olmuş. Duygusu, anlatımı ve verdiği umutla çok güzel bir çalışma. Kaleminize, yüreğinize sağlık kankam....