Sakaryaspor söz konusu olduğunda, duyguların yüksek, beklentilerin ise her zamankinden büyük olduğu bir şehirden bahsediyoruz. Bu şehir, takımına sadece tribünden değil, yüreğinden destek verir. Ancak son yıllarda yaşananlar, bu büyük sevdanın ne kadar kötü yönetildiğini ve nasıl kişisel hesaplara kurban edildiğini açıkça ortaya koyuyor.
Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Alemdar’ın Sakaryaspor’a bakış açısı, başından beri tartışmalıydı. Hatay maçında soyunma odasına girip “gerekirse ben bu takımı Süper Lig’e çıkarırım” sözleriyle yaptığı çıkış, bir liderlik göstergesinden çok, kamuoyuna yönelik bir şov olarak hafızalara kazındı. Çünkü devamında yaşananlar, bu sözlerin samimiyetini sorgulatacak nitelikteydi.
Kıratlı döneminde işlerin istenildiği gibi yürüdüğü açık. Ancak süreç değişip işler sarpa sardığında “ben karışmadım” demek, sorumluluktan kaçmaktan başka bir şey değil. Yönetim listelerinin belediyede şekillendiği, isimlerin bizzat verildiği konuşulurken; “hiç müdahale etmedim” söylemi ne kadar inandırıcı olabilir?
Dahası, yönetime dahil edilen isimlerin kilit roller üstlenmesi, özellikle Fırat isminin bir numaralı aktör haline gelmesi, bu sürecin ne kadar kontrollü ilerlediğini gösteriyor. Aynı şekilde, “bizim evladımız, parasız oynuyor” denilen Salih meselesi de ayrı bir soru işareti. Gerçekten parasız mı oynadı, yoksa bu da kamuoyuna sunulan bir algı mıydı?
Transfer süreçlerinde “ona sorun” diyerek sorumluluğu başkasına yüklemek, ancak işlerin iyi gitmediği yerde mümkün oluyor. Eğer ortada komisyon iddiaları varsa, bunların da açıkça konuşulması gerekir. Çünkü Sakaryaspor’un borç yükü ortada ve bu yükün nasıl oluştuğu, kimlerin sorumluluğunda olduğu şeffaf bir şekilde açıklanmalıdır.
Seçim süreçleri ise ayrı bir tartışma konusu. Oy kullandırılmayan üyeler, yönlendirilen delegeler… Tüm bunlar, kulüp demokrasisinin ne kadar sağlıklı işlediği konusunda ciddi soru işaretleri yaratıyor. Sonrasında göreve gelen isimlerin ise bağımsız hareket edemediği, bir “kukla” gibi görüldüğü iddiaları, yönetim anlayışının ne kadar problemli olduğunu gözler önüne seriyor.
Sakarya Büyükşehir Belediyesi ile kulüp arasındaki ilişki de dikkat çekici. SATSO’nun verdiği desteklerin farklı şekilde sunulması, kişisel başarı hikâyesine dönüştürülmeye çalışılması, “Sakarya sevdalısı” imajı üzerinden yürütülen bir algı yönetimini düşündürüyor.
Alt yapı konusu ise belki de en can yakıcı başlıklardan biri. Akraba atamaları, torpil iddiaları, liyakatten uzak tercihler… Sakaryaspor’un geleceğini inşa etmesi gereken birimlerin bu şekilde yönetilmesi, kulübün uzun vadede nasıl bir çıkmaza sürüklendiğinin göstergesi.
Tüm bunların ortak noktası ise tek bir anlayışta birleşiyor: “Ben bilirim, ben yaparım.” Oysa bir kulüp, hele ki sakaryaspor gibi bir camia, tek bir kişinin egosuna teslim edilemeyecek kadar büyüktür.
Bugün gelinen noktada sormak gerekiyor: Sakaryaspor gerçekten sahadaki performansıyla mı küme düştü, yoksa saha dışındaki bu yönetim anlayışı mı kulübü bu noktaya getirdi?
Unutulmamalıdır ki bu şehir her şeyi görür, her şeyi hatırlar. Alkışlayanlar bugün var olabilir, ama gerçekler er ya da geç ortaya çıkar. Çünkü Sakaryaspor, kişisel şovların değil; samimiyetin, emeğin ve gerçek aidiyetin takımıdır.










