Aradan aylar geçmişti.
Adapazarı’nın eski çarşısında, dar taş sokakların arasına sıkışmış o küçük kitabevi artık ikisinin de vazgeçilmez uğrak yeri olmuştu. Ahşap raflarda yılların yorgunluğunu taşıyan kitaplar dizilir, içeriyi eski kâğıt kokusuna karışan taze demlenmiş çayın buğusu sarardı. Dışarıda hayat bütün telaşıyla akıp giderken, o dükkânın içinde zaman yavaşlar, saatler sessizce birbirini takip ederdi.
İlk karşılaşmaları da burada olmuştu.
İkisi de aynı raftan bir şiir kitabını almak isterken elleri birbirine değmiş, ikisi de aynı anda mahcup bir gülümsemeyle geri çekilmişti. Kitabevinin yaşlı sahibi, onların bu kısa telaşını fark edip tebessüm etmiş, "Aynı kitabı seven insanlar birbirine yabancı kalmaz," demişti.
Belki de her şey o cümleyle başlamıştı.
Sonraki günlerde yolları yine aynı dükkânda kesişti. Bazen birbirlerine rastlamayı beklemeden geliyorlar, bazen de sanki görünmez bir sözleşmeleri varmış gibi aynı saatte kapıdan içeri giriyorlardı. Önce kitaplardan konuştular. Sonra şiirlerden... Ardından müzikten, çocukluklarından, ailelerinden, hayata dair umutlarından...
Konuşmalar uzadıkça günler de uzuyordu.
Kitabevinden çıktıktan sonra Çark Caddesi boyunca yürür, ara sokaklarda kaybolur, eski kahvehanelerden birinde oturup saatlerce sohbet ederlerdi. Kimi zaman konuşmadan yürümek bile yetiyordu. Çünkü bazı insanlar sessizliği de paylaşabilir.
Zaman, dostluklarını ağır ağır olgunlaştırdı.
Birbirlerinin hangi şarkıyı sevdiğini, hangi kitabı yarım bırakamadığını, yağmurlu havalarda neden sustuğunu, hangi kelimenin canını acıttığını ezbere bilir olmuşlardı. Gün içinde yaşadıkları en küçük olayı bile birbirlerine anlatmadan günü tamamlayamıyorlardı.
Sonra hayat, her zaman yaptığı gibi yollarını ayırdı.
Biri Adapazarı’da kaldı. Diğeri ise işi nedeniyle yakın bir Anadolu şehrine taşınmak zorunda kaldı.
İlk günlerde bunun geçici bir ayrılık olduğunu düşündüler. "Nasıl olsa yine görüşürüz," dediler. Ama insanın kurduğu cümlelerle hayatın yazdığı hikâye çoğu zaman birbirine benzemez.
Artık eski kitabevinin önünde buluşamıyorlardı.
Telefonlar, uzun mektuplar ve geceleri sabahlara bağlayan konuşmalar aldı o buluşmaların yerini. Günün ilk "Günaydın" mesajı ve gecenin son "İyi uyu" cümlesi, ikisinin de vazgeçilmez alışkanlığı olmuştu.
Aylar geçtikçe dostluklarının içinde başka bir duygu sessizce büyümeye başladı.
Hiçbiri bunu söylemeye cesaret edemiyordu.
Çünkü dostluğu kaybetme korkusu, sevgiyi dile getirmenin önüne geçiyordu.
Bir akşam, telefondaki uzun sessizliğin ardından duygularını ilk kez itiraf etti.
"Galiba seni yalnızca dost olarak göremiyorum."
Sonra hemen ekledi:
"Ama ne olursa olsun seni kaybetmek istemem."
Bu cümle, karşı tarafta şaşkınlık yaratmadı.
Çünkü aynı duygular çoktan onun da kalbine yerleşmişti.
O günden sonra her şey değişti.
Artık konuşmalarının içinde geleceğe dair küçük hayaller vardı. Birlikte okunacak kitaplar, gidilecek şehirler, içilecek kahveler...
Fakat mutluluğun en kırılgan yanı, bazen küçük bir yanlış anlaşılmanın bile onu gölgeleyebilmesidir.
Bir gün anlamsız bir kıskançlık çıktı ortaya.
Söylenen sözler yanlış anlaşıldı.
Söylenmeyenler ise daha büyük yaralar açtı.
Gurur ikisinin de diline düğümlendi.
O gece uzun süre düşündü.
Sonunda birkaç satırlık bir mektup yazdı.
"Hayali bir sevdanın içinde yaşamak istemiyorum. İnsan bazen sevdiğini yanında görmek ister. Aynı gökyüzüne bakmadıktan sonra kelimeler eksik kalıyor."
Mektubu gönderdiği an pişman olmuştu.
Ama artık geri dönüş yoktu.
İki gün sonra telefon çaldı.
Karşıdan gelen ses her zamankinden daha sakindi.
"Geliyorum..."
Sadece bu kadar söyledi.
O gece yeniden uyuyamadı.
Saatler ilerledikçe heyecanı büyüyordu. Sabah olduğunda güneş bile ona başka doğmuş gibiydi. Aynanın karşısında defalarca hazırlanıyor, sonra yeniden saçlarını düzeltiyor, hangi kitabı yanında götürmesi gerektiğini bile düşünüyordu.
Telefon çaldığında kalbi yerinden çıkacak gibiydi.
"Adapazarı’nı dayım... Nerede buluşalım?"
Hiç düşünmeden cevap verdi.
"Sapanca Gölü’nde..."
Çünkü ikisinin de en sevdiği yerlerden biriydi orası.
Şehrin gürültüsünden uzak, yalnızca rüzgârın ve suyun konuştuğu bir yer...
sapanca Gölü kıyısına vardığında göl, sabah güneşini usulca üzerinde taşıyordu. Hafif esen rüzgâr suyun yüzeyinde ince çizgiler oluşturuyor, kıyıdaki söğüt ağaçlarının dalları göle doğru eğiliyordu. Uzakta birkaç balıkçı teknesi ağır ağır ilerliyor, martılar sessizliği bozmadan suyun üzerinde süzülüyordu.
Beklemek hiç bu kadar uzun gelmemişti.
Her geçen arabaya umutla bakıyor, gelen her adım sesinde onun olduğunu sanıyordu.
Derken uzaktan tanıdığı yürüyüşü gördü.
Yüzünde o bildik gülümseme vardı.
Yıllardır tanıyormuş gibi ama ilk kez görüyormuşçasına birbirlerine baktılar.
Aralarındaki mesafe birkaç adım olmasına rağmen, sanki aylar süren özlem o birkaç adımın içine sığmıştı.
Yan yana yürümeye başladılar.
İlk dakikalarda ikisi de fazla konuşamadı.
Çünkü bazı kavuşmaların dili yoktur.
Kıyıdaki küçük kafede göle karşı oturdular.
Önlerine iki fincan kahve geldi.
Kahveler yavaş yavaş soğurken onlar birbirlerinin gözlerine bakmayı yeni öğrenen iki insan gibi heyecanlıydılar.
Bir ara usulca elini tuttu.
İkisi de gülümsedi.
Titreyen yalnızca elleri değildi.
Aylarca biriktirdikleri özlem de o dokunuşla birlikte gün yüzüne çıkmıştı.
Saatler boyunca göl kıyısında yürüdüler.
Eski kitabevini hatırladılar.
İlk karşılaşmalarını...
Birlikte okudukları şiirleri...
Kurdukları hayalleri...
Arada uzun sessizlikler oldu.
Fakat o sessizliklerin içinde bile birbirlerini duyabiliyorlardı.
Akşamüstü güneş, Samanlı Dağları’nın arkasına doğru çekilirken göl altın rengine büründü. Suya vuran ışık, sanki ayrılığı biraz daha geciktirmek ister gibiydi.
Ama zaman, hiçbir mutluluğu sonsuza kadar bekletmez.
Vedalaşma vakti gelmişti.
"Yine geleceğim," dedi.
Bu kez o söz, yalnızca teselli etmek için söylenmiş bir cümle değildi.
İkisi de inanmıştı.
Otobüs uzaklaşırken gözlerini ondan ayıramadı.
Gölün kıyısında tek başına kaldığında, rüzgâr saçlarını usulca savuruyordu.
O an anladı ki bazı şehirler insanın hafızasında sokaklarıyla değil, yaşadığı duygularla yer eder.
Artık sapanca gölü onun için yalnızca güzel bir manzara değildi.
İlk gerçek kavuşmanın heyecanını, ilk vedanın hüznünü ve yeniden buluşma umudunu aynı gün içinde saklayan sessiz bir hatıraydı.
Ve yıllar sonra bile gölün kıyısından her geçişinde, suyun üzerinde o günün yansımasını görecek; eski kitabevinin tozlu raflarından başlayan hikâyenin, aslında kalbinin en güzel sayfası olduğunu hatırlayacaktı.
Hikmet Metin Çavdar
Edebiyat Haberleri
Yayınlanma: 23 Temmuz 2026 - 21:56
Sapanca Gölü Kıyısında
Edebiyat Haberleri
23 Temmuz 2026 - 21:56
İlginizi Çekebilir










