Gri bir sabahın kör karanlığında, demir kapıların ve yüksek duvarların gölgesinde kurulmuştu düzen. Şehrin üzerindeki fabrika bacaları gökyüzünü tüketiyor, sarayın pencerelerinden halkın üzerine korku fısıldayan buyruklar yağıyordu. Korucular, susturulan her sesin ebediyen yok olacağını, kapatılan her pencerenin umudu bitireceğini sanıyorlardı.
Ancak toprağın bir belleği vardı.
Maden ocağında yüzü kömür karasına bulanmış işçi, tarlada buğday başağını tutan köylü, elinde bir avuç toprakla yarını kurmaya çalışan öğretmen ve sokaklarda inatla yürüyen gençler, korkuyu çoktan ekmeğin yanına gömmüştü. Onlar için açlık ve üşümek birer ezberdi; fakat diz çökmek asla. Çünkü diz çöken yalnızca bedendi, oysa yürek ayağa kalkmasını çok iyi bilirdi.
Bir gün, en uzun gecenin ta ortasında, o kalabalık sessizce ama derinden yürümeye başladı. Bu sıradan bir kalabalık yürüyüşü değil; nehirlerin denize kavuşması, rüzgârın dağları aşması ve baharın kışın içinden inatla geçmesi gibi durdurulamaz bir akıştı. Omuzlarında emeğin ateşi, dillerinde son türküyle yürüdüler.
Duvarlar yıkıldı, karanlık delindi ve en önemlisi; çocukların gülüşü şafak olup tüm şehre yayıldı. Çünkü ne kadar büyük olursa olsun hiçbir saray, bir halkın özgürlük sevdasına ve ayağa kalkışına karşı duramazdı.
Hikmet Metin Çavdar BİZİ YENEMEZSİNİZEy karanlığı demir kapılar sananlar!
Bir kibrit çöpünü küçümsediniz,
oysa yangın
bir kıvılcımın yüreğinde büyür.
Bir sesi susturunca
meydanların sessiz kalacağını sandınız.
Oysa her susturduğunuz ağızdan
bin çocuğun çığlığı doğar.
Her kapattığınız pencereden
başka bir ufuk açılır göğe.
Çünkü biz,
yalnız etten kemikten insanlar değiliz.
Biz,
ovaların buğday başaklarında sallanan umut,
maden ocağında kömür karasına bulanmış alın,
çeliğin ateşinde pişen bilek,
denizin tuzunu sırtında taşıyan emek,
dağın yamacında kekik kokan yalnızlık,
şehrin paslı sokaklarında
ekmeğini arayan milyonlarız.
Biz,
bir halkız.
Ve halk,
yenilmeyi öğrenmez.
Ne kadar yükseltirseniz yükseltin duvarlarınızı,
gökyüzünü hapsedemezsiniz.
Ne kadar çoğaltırsanız çoğaltın korkuyu,
bir annenin
evladına bıraktığı cesareti öldüremezsiniz.
Toprağın belleği vardır.
Her damla teri saklar.
Her gözyaşını.
Her türküyü.
Her isyanı.
Bir gün gelir,
taş dile gelir,
ırmak hesap sorar,
rüzgâr
adınızı utançla fısıldar.
Ey karanlığın bekçileri!
Sizin saraylarınız varsa,
bizim gökyüzümüz var.
Sizin kilitleriniz varsa,
bizim anahtarımız umut.
Sizin buyruğunuz varsa,
bizim vicdanımız.
Ve bilin ki;
vicdan,
en büyük meydandır.
Orada hiçbir zorba
ömür boyu hüküm süremez.
Biz korkuyu
çoktan gömdük
ekmeğin yanına.
Çünkü açlığın ne olduğunu biliriz.
Çünkü üşüyen çocukların
geceyi nasıl saydığını biliriz.
Çünkü yorgun işçinin
ellerindeki çatlaklarda
bir ülkenin haritasını okuruz.
Onun için
diz çökmeyiz.
Çünkü diz çöken yalnız beden olur.
Yürek,
ayağa kalkmasını bilir.
Bir gün
dağlar yer değiştirirse,
ırmaklar tersine akarsa,
güneş doğudan vazgeçerse bile,
insanın
özgürlük sevdası
vazgeçmez.
Çünkü umut,
çiçek değildir yalnız.
Umut,
betonu yaran kök,
demiri çatlatan filiz,
kurşuna yürüyen türkü,
karanlığı yaran çocuk gülüşüdür.
Ey yarını pazarlık masalarında satanlar!
Biz,
yarını
avuçlarımızdaki nasırla kuruyoruz.
Bir tuğla koyuyor işçi,
bir tohum bırakıyor köylü,
bir harf öğretiyor öğretmen,
bir türkü söylüyor gençler.
Ve dünya,
işte böyle değişiyor.
Sessizce...
Sonra ansızın.
Bizim yürüyüşümüz
bir kalabalığın yürüyüşü değildir.
Bu,
nehirlerin denize kavuşmasıdır.
Bu,
rüzgârın dağları aşmasıdır.
Bu,
baharın
inatla
kışın içinden geçmesidir.
Kimse durduramaz.
Ey karanlık!
İyi dinle.
Biz,
külünden yeniden doğan ateşiz.
Biz,
geceyi sabaha bağlayan ince çizgiyiz.
Biz,
çatlamış dudaklarda söylenen son türkü,
yaralı omuzlarda taşınan ilk bayrağız.
Biz,
bir kişinin değil,
bir halkın nefesiyiz.
Ve halkın nefesi
kesilmez.
Çünkü her düşen,
ardında bin ayağa kalkış bırakır.
Her kapanan kapının ardında
yeni bir yol açılır.
Her susturulan ses,
başka bir meydanda
çoğalarak döner.
Bunun için
ne geri çekiliriz,
ne baş eğeriz,
ne umudu terk ederiz.
Biz,
yarını bekleyenler değil,
yarını alın teriyle,
inatla,
sevdayla,
emeğin ateşiyle
bugünden kuranlarız.
Ve bilinsin;
gün gelir,
en uzun geceler bile
bir halkın
ayağa kalkışı karşısında
şafak olmak zorundadır.
Hikmet Metin Çavdar
Ancak toprağın bir belleği vardı.
Maden ocağında yüzü kömür karasına bulanmış işçi, tarlada buğday başağını tutan köylü, elinde bir avuç toprakla yarını kurmaya çalışan öğretmen ve sokaklarda inatla yürüyen gençler, korkuyu çoktan ekmeğin yanına gömmüştü. Onlar için açlık ve üşümek birer ezberdi; fakat diz çökmek asla. Çünkü diz çöken yalnızca bedendi, oysa yürek ayağa kalkmasını çok iyi bilirdi.
Bir gün, en uzun gecenin ta ortasında, o kalabalık sessizce ama derinden yürümeye başladı. Bu sıradan bir kalabalık yürüyüşü değil; nehirlerin denize kavuşması, rüzgârın dağları aşması ve baharın kışın içinden inatla geçmesi gibi durdurulamaz bir akıştı. Omuzlarında emeğin ateşi, dillerinde son türküyle yürüdüler.
Duvarlar yıkıldı, karanlık delindi ve en önemlisi; çocukların gülüşü şafak olup tüm şehre yayıldı. Çünkü ne kadar büyük olursa olsun hiçbir saray, bir halkın özgürlük sevdasına ve ayağa kalkışına karşı duramazdı.
Hikmet Metin Çavdar BİZİ YENEMEZSİNİZEy karanlığı demir kapılar sananlar!
Bir kibrit çöpünü küçümsediniz,
oysa yangın
bir kıvılcımın yüreğinde büyür.
Bir sesi susturunca
meydanların sessiz kalacağını sandınız.
Oysa her susturduğunuz ağızdan
bin çocuğun çığlığı doğar.
Her kapattığınız pencereden
başka bir ufuk açılır göğe.
Çünkü biz,
yalnız etten kemikten insanlar değiliz.
Biz,
ovaların buğday başaklarında sallanan umut,
maden ocağında kömür karasına bulanmış alın,
çeliğin ateşinde pişen bilek,
denizin tuzunu sırtında taşıyan emek,
dağın yamacında kekik kokan yalnızlık,
şehrin paslı sokaklarında
ekmeğini arayan milyonlarız.
Biz,
bir halkız.
Ve halk,
yenilmeyi öğrenmez.
Ne kadar yükseltirseniz yükseltin duvarlarınızı,
gökyüzünü hapsedemezsiniz.
Ne kadar çoğaltırsanız çoğaltın korkuyu,
bir annenin
evladına bıraktığı cesareti öldüremezsiniz.
Toprağın belleği vardır.
Her damla teri saklar.
Her gözyaşını.
Her türküyü.
Her isyanı.
Bir gün gelir,
taş dile gelir,
ırmak hesap sorar,
rüzgâr
adınızı utançla fısıldar.
Ey karanlığın bekçileri!
Sizin saraylarınız varsa,
bizim gökyüzümüz var.
Sizin kilitleriniz varsa,
bizim anahtarımız umut.
Sizin buyruğunuz varsa,
bizim vicdanımız.
Ve bilin ki;
vicdan,
en büyük meydandır.
Orada hiçbir zorba
ömür boyu hüküm süremez.
Biz korkuyu
çoktan gömdük
ekmeğin yanına.
Çünkü açlığın ne olduğunu biliriz.
Çünkü üşüyen çocukların
geceyi nasıl saydığını biliriz.
Çünkü yorgun işçinin
ellerindeki çatlaklarda
bir ülkenin haritasını okuruz.
Onun için
diz çökmeyiz.
Çünkü diz çöken yalnız beden olur.
Yürek,
ayağa kalkmasını bilir.
Bir gün
dağlar yer değiştirirse,
ırmaklar tersine akarsa,
güneş doğudan vazgeçerse bile,
insanın
özgürlük sevdası
vazgeçmez.
Çünkü umut,
çiçek değildir yalnız.
Umut,
betonu yaran kök,
demiri çatlatan filiz,
kurşuna yürüyen türkü,
karanlığı yaran çocuk gülüşüdür.
Ey yarını pazarlık masalarında satanlar!
Biz,
yarını
avuçlarımızdaki nasırla kuruyoruz.
Bir tuğla koyuyor işçi,
bir tohum bırakıyor köylü,
bir harf öğretiyor öğretmen,
bir türkü söylüyor gençler.
Ve dünya,
işte böyle değişiyor.
Sessizce...
Sonra ansızın.
Bizim yürüyüşümüz
bir kalabalığın yürüyüşü değildir.
Bu,
nehirlerin denize kavuşmasıdır.
Bu,
rüzgârın dağları aşmasıdır.
Bu,
baharın
inatla
kışın içinden geçmesidir.
Kimse durduramaz.
Ey karanlık!
İyi dinle.
Biz,
külünden yeniden doğan ateşiz.
Biz,
geceyi sabaha bağlayan ince çizgiyiz.
Biz,
çatlamış dudaklarda söylenen son türkü,
yaralı omuzlarda taşınan ilk bayrağız.
Biz,
bir kişinin değil,
bir halkın nefesiyiz.
Ve halkın nefesi
kesilmez.
Çünkü her düşen,
ardında bin ayağa kalkış bırakır.
Her kapanan kapının ardında
yeni bir yol açılır.
Her susturulan ses,
başka bir meydanda
çoğalarak döner.
Bunun için
ne geri çekiliriz,
ne baş eğeriz,
ne umudu terk ederiz.
Biz,
yarını bekleyenler değil,
yarını alın teriyle,
inatla,
sevdayla,
emeğin ateşiyle
bugünden kuranlarız.
Ve bilinsin;
gün gelir,
en uzun geceler bile
bir halkın
ayağa kalkışı karşısında
şafak olmak zorundadır.
Hikmet Metin Çavdar






