Âşıklar Şehri İstanbul
İstanbul’u ilk gördüğüm gün, bu şehrin insanı sessizce dinleyen bir kalbi olduğunu düşündüm. Bazı şehirler yalnızca taş ve topraktan ibaret değildir; yaşayan bir insan gibi sevinir, üzülür, bekler. İstanbul da onlardan biriydi. Asırlardır nice kavuşmaya, nice ayrılığa tanıklık etmişti. Bu yüzden Boğaz’ın sularında yalnız martıların sesi değil, unutulmuş sevdaların fısıltıları da dolaşırdı.
Ben geçmişini konuşmayı sevmeyen bir insandım. Yaşadıklarımı içime gömer, geriye dönüp bakmanın kimseye fayda sağlamayacağını düşünürdüm. İnsan bazen unutmayı becerdiğini sanıyor. Oysa yalnızca susmayı öğreniyor. Hatıralar ise sessizliği çok seven misafirlerdir; en beklenmedik vakitte gelip insanın karşısına otururlar.
Seni tanıdıktan sonra bunu daha iyi anladım.
Sende gösterişsiz bir güzellik vardı. İnsanı ilk bakışta değil, her geçen gün biraz daha kendine çeken bir taraf... Gözlerinde güven veren bir dinginlik, konuşurken kelimelerinin arasına saklanan bir incelik hissediliyordu. Yanında bulunduğum zaman dünyanın gürültüsü uzaklaşıyor, içimde yıllardır dinmeyen telaş yavaş yavaş susuyordu.
İstanbul bunu fark etmiş gibiydi.
Sanki bizi birbirimize emanet etmek istercesine yollarını önümüze seriyor, vapurlarını bekletiyor, akşam rüzgârını biraz daha yumuşatıyordu.
Bir gün Dolmabahçe’nin önünde uzun uzun denizi seyrettik. Konuşmuyorduk. İnsan bazen en güzel cümleleri sessizken kuruyor. Önümüzden geçen vapurların düdük sesleri, martıların çığlıkları ve kıyıya vuran dalgalar, sanki eksik bıraktığımız sözleri tamamlıyordu.
Sonra Sultanahmet’in taş avlusunda yürüdük. Her adımımızın altında yüzyılların izi vardı. Ben geçmişten kaçmaya çalışan bir adamdım; İstanbul ise geçmişi unutmayı hiç istemeyen yaşlı bir dost gibi koluma giriyor, "Bak," diyordu, "İnsan ancak hatırlayabildiği kadar yaşar."
Akşam olunca küçük bir sinema salonuna girdik. Film başlamıştı ama ben perdeye değil, omzuma usulca yaslanan başına bakıyordum. İçimde tarifsiz bir huzur vardı. O an, insanın bütün ömrü boyunca aradığı şeyin büyük mutluluklar değil, güvenle yaslanabileceği bir omuz olduğunu düşündüm.
Film hüzünlüydü.
Bir sahnede gözlerim doldu.
Sen fark ettin.
Hiç konuşmadan elini uzatıp yanağımdaki yaşları sildin. O küçücük hareket, söylenebilecek bütün güzel sözlerden daha kıymetliydi. Çünkü gerçek sevgi çoğu zaman konuşmaz; sessizce insanın yükünü hafifletir.
İstanbul dışarıda yağmura hazırlanıyordu.
Salonun kapısından çıktığımızda ince ince yağmur yağıyordu. Islanmayı göze alarak yürümeye devam ettik. Islak kaldırımlar lambaların ışığını yansıtıyor, şehir sanki yeni baştan doğuyordu. Sen gülümsüyordun. Ben ise uzun zamandır ilk defa geleceği korkmadan düşünebiliyordum.
Sonra günler geçti.
Hayat, her zamanki gibi aramıza mesafeler koydu. İnsan bazen aynı gökyüzüne baksa da birbirinden çok uzak yaşayabiliyor. Telefon ekranlarında görünen birkaç satır, sarılmanın yerini tutmuyor. Bir ses kaydı, bir bakışın sıcaklığını taşımıyor.
Özlemek, insanın içinde sessizce büyüyen bir ağaç gibidir. Dışarıdan kimse fark etmez; ama kökleri her geçen gün biraz daha derine iner.
Bir bayram sabahı erkenden uyandım.
Mahalle çocuklarının neşesi pencereme kadar geliyordu. Büyükler birbirini ziyaret ediyor, sofralar hazırlanıyor, kahkahalar yükseliyordu. Ben ise elimde bir fincan çayla gökyüzünü seyrediyordum.
O an anladım ki bayram, takvimde yazan bir gün değilmiş.
İnsan sevdiğiyle aynı sofraya oturabiliyorsa bayrammış.
Aynı şehri paylaşabiliyorsa...
Elini tutabiliyorsa...
Gözlerine bakıp "İyi ki geldin." diyebiliyorsa...
İstanbul o sabah yine güzeldi.
Boğaz yine maviydi.
Martılar yine gökyüzünde daireler çiziyordu.
Fakat şehir bana fısıldıyordu:
"Ben nice kavuşmalar gördüm, nice ayrılıklar da... Sabret. Gerçek sevgi acele etmez. Beklemeyi bilenlerin kalbinde büyür."
Ben de o günden sonra seni beklemeyi, İstanbul’u sever gibi sevdim.
Çünkü bu şehir bana bir şey öğrettiyse, o da şuydu:
Sevgi, gösterişli sözlerle değil; aynı gökyüzünün altında, aynı umudu taşımaya devam edebilmektir.
Ve İstanbul...
O yalnızca bir şehir değildi.
İnsanların yarım bıraktığı cümleleri, eksik kalan sevdaları ve yeniden yeşeren umutları sessizce saklayan, yaşlı ve vefalı bir dosttu.
Hikmet Metin Çavdar