Büyük Şair Hasan Hüseyin Korkmazgil'in anısına…İNSAN DEDİĞİN

Nâzım Hikmet’ten sonra toplumcu şiirin en güçlü seslerinden biri olarak gördüğüm Hasan Hüseyin’i hep ayrı bir yerde tuttum.

Onun şiirlerinde halk vardı, emek vardı, dert vardı, umut vardı…

Ben de “İnsan Dediğin” şiirimi, biraz sevgi, biraz saygı, biraz da vefa duygusuyla onun anısına yazdım.

Belki onun şiirlerinin yanında benim dizelerim çok küçük kalır.

Ama insan sevdiği bir şaire bazen birkaç dizeyle de olsa selam vermek istiyor.

Ustaya selam olsun…

İNSAN DEDİĞİN

İnsan dediğin

biraz toprak kokmalı,

biraz yağmur,

biraz da ekmek…

Öyle çok şey istemiyorum hayattan.

Bir çocuğun cebinde

üç beş misket olsun mesela.

Bir annenin sofrasında

ekmeği bölüşecek kadar huzur.

Bir baba

akşam eve gelirken

başını öne eğmesin.

Hepsi bu.

Ne bileyim,

sokaktan çocuk sesi gelsin,

fırından ekmek kokusu.

Kimse pazardan dönerken

poşetini komşusundan saklamasın.

Yoksulluk utanılacak şey değil kardeşim.

Utanılacak olan

insanı yoksulluğuyla

baş başa bırakmak.

Ben bunu

çok erken öğrendim.

Bir çocuğun

ayakkabısındaki çamura

bakıp gülmedim hiç.

Bazı çamurlar

yoldan bulaşmıyor insana.

Hayattan bulaşıyor.

Bazı çocuklar da

oyuncakla değil,

ekmek kuyruğunda büyüyor.

Bana

“dünya böyle” diyorlar.

Değil.

Dünya böyle değil.

Böyle yapanlar var.

Birileri

masaların başında

bir ülkenin kaderini

rakamlarla bölüşürken,

birileri pazarda

çürük domates seçiyor.

Akşam ne pişecek

onu düşünüyor.

Birileri

bir gecede zenginleşiyor.

Birileri

maaşını ayın yirmi beşinde bitiriyor.

Sonra bir ses çıkıyor:

“Sabredin.”

Sabır güzel şey.

Ama

karnı doyurmuyor.

Çocukların sabrı olmaz kardeşim.

Çocuk acıkır.

Çocuk üşür.

Çocuk ağlar.

Bunu rakamlarla anlatamazsın.

Bir çocuğun gözyaşı

hesap kitap işi değildir.

Ben

kimsenin sarayına özenmedim.

Bir evim olsun istedim.

Penceresinden yağmur görünsün.

Kapısında bir çift ayakkabı.

Mutfakta çorba kaynasın.

Bir de

masanın ucunda

eski bir sandalye…

Babam otursun diye.

Annem

“ekmek almayı unutma” desin.

Ben de

“unutmam” diyeyim.

Benim zenginliğim buydu.

Çocukluk da öyle bir şey zaten.

Bazen bir gazoz kapağı.

Bazen beş taş.

Bazen de

akşam ezanını duyup

“biraz daha oynayalım” demek.

Sonra büyüyorsun.

Bir bakıyorsun

gazoz kapakları yok.

Sokaklar yok.

Arkadaşların dağılmış.

Herkes bir yerlere gitmiş.

Kimi ekmek derdine,

kimi hayat derdine.

Kimi de

kendinden kaçmış.

Sen kalmışsın

bir eski fotoğrafla.

Bakıyorsun.

Herkes gülüyor.

Ne garip…

İnsan en çok

gülümseyen fotoğraflarını özlüyor.

Gece olunca

şehir başka oluyor.

Gündüz söyleyemediğini

gece söylüyor insan.

Uzakta bir pencerenin ışığı yanıyor.

“Orada da biri uyanık,”

diyorsun.

Belki bir anne

çocuğunun üstünü örtüyor.

Belki bir işçi

sabahın hesabını yapıyor.

Belki bir genç

ilk kez âşık olmuş.

Uyuyamıyor.

Belki biri

kimse görmesin diye

sessizce ağlıyor.

Ben geceleri severim.

Gece yalan söylemiyor.

Karanlıksa karanlık.

Yağmursa yağmur.

Acıysa acı.

İnsan da

biraz böyle olsa keşke.

Seviyorsa söylese.

Özlediyse sarılsa.

Kırıldıysa

“kırıldım” diyebilse.

Susmak

her zaman asalet değil.

Bazen insanın içinde

biriken bir şey.

Bir çığlık belki.

Ben şiire de

biraz böyle bakıyorum.

Süslemek için değil.

İçimde kalan şeyi

masaya koymak için.

Belki de bu yüzden

Hasan Hüseyin Korkmazgil'i

kendime yakın buluyorum.

Onu örnek alan biriyim.

Çünkü onun şiirlerinde

sokağın sesi vardır.

İşçinin eli vardır.

Yoksulun ekmeği vardır.

Öfkesi de vardır insanın,

sevgisi de.

Ben onun gibi yazamam.

Zaten istemem.

Ben

kendi sesimi arıyorum.

Ama insanın yanında duran

o şiir damarını

unutmadan.

Bir gün

çocukların daha rahat güldüğü

bir dünya görür müyüz bilmiyorum.

Ama istiyorum.

Kimsenin çocuğu

ötekinin çocuğundan

eksik kalmasın.

Bir çocuk

ekmeğin hesabını bilmeden büyüsün.

Çok mu?

Bilmiyorum.

Bir avuç toprak al eline.

Sık.

Ne kadar sıkarsan sık

parmaklarının arasından kaçıyor.

Hayat da biraz böyle.

Tutamıyorsun.

Ama bir ağaç dikiyorsun.

Belki gölgesini

sen görmüyorsun.

Bir başkası oturuyor altında.

Bana sorarsan

güzel olan biraz da bu.

Ben

memleketimi severim.

Ama memleket

sadece bayrakla

söylenen sözlerle değil.

Memleket

sabahın köründe

servise binen işçidir.

Tarladaki kadındır.

İşsiz gezen gençtir.

Madene girerken

evine dönebilecek miyim diye

içinden geçiren adamdır.

Okula giderken

çantası ağırlaşan çocuktur.

Pazarda

“bunun ucuzu yok mu?”

diye soran annedir.

Bunları görüp

başını başka tarafa çevirmemektir

biraz memleket sevmek.

Ben

memleketimi

insanıyla severim.

Dağıyla taşıyla elbette.

Ama en çok

insanın gözündeki

ışığıyla.

Bir maden ocağının

kapısında bekleyen bir kadın gördüm bir gün.

Elinde

ne çiçek vardı

ne de güzel söz.

Sadece bekliyordu.

Öylece.

Bazı bekleyişler

saatle ölçülmüyor.

İnsanın ömründen gidiyor.

Bir kapı açılacak.

Bir ses gelecek.

“Çıktı.”

Belki.

Bazen de

hiçbir şey denmiyor.

O zaman

toprak ağır geliyor insana.

Gökyüzü susuyor.

Ve dünya

bir daha eskisi gibi görünmüyor.

O yüzden

ölüleri sayı yapmayın.

Bir insan

bir rakam değil.

Bir annenin oğludur.

Bir çocuğun babası.

Bir kadının sevdiği.

Bir evin kapısına

bakıp beklediği adam.

İnsanın canı

istatistik değil.

Bunu unutmayın.

Unutturmayın.

Ben kavgadan korkmam.

Ama benim kavgam

yumrukla değil.

Ekmeğin kavgası.

Onurun.

Çocuğun.

İnsanın.

Bir insan

başkasının açlığına

tok gözlerle bakabiliyorsa

ben biraz da onunla kavga ederim.

Bir insan

haksızlığı görüp

“bana dokunmuyor” diyorsa

ona da kızarım.

Çünkü ateş

komşunun evindeyse

senin evin yanmıyor diye

rahat olunmaz.

Bugün onun kapısıdır.

Yarın seninki.

Bazen çok yoruluyorum.

İnsanlardan değil yalnız.

İnsanların birbirine

yaptıklarından.

Bir çiçeği koparmak kolay.

Bir kuşun yuvasını bozmak kolay.

Bir insanı kırmak da.

Zor olan

birinin yanında kalmak.

Bazen konuşmadan.

Bazen hiçbir şey yapamadan.

Sadece orada.

Hor bakma kimseye.

Karıncaya bile.

Belki o küçücük can

hayata senden daha sıkı tutunuyor.

Bir serçenin kanadını kırma.

Belki uçmayı

senden iyi biliyordur.

Bir insanın yüreğini de

oyuncak sanma.

Yürek kırılınca

her zaman ses çıkmıyor.

Ama kalıyor.

Bir yerinde kalıyor insanın.

Şimdi yağmur başlıyor.

Camın kenarına oturuyorum.

Kaldırımlar ıslak.

İnsanlar koşuyor.

Bir köşe başında

üşüyen bir kedi var.

Dünya dönüyor.

Ben yine düşünüyorum.

Acaba bir gün

bir çocuk

“Babam neden işsiz?”

diye sormayacak mı?

Bir anne

pazardan eli boş dönmeyecek mi?

Bir işçi

alın terinin

birilerinin hesabından

daha değersiz olmadığını

görecek mi?

Bilmiyorum.

Gerçekten bilmiyorum.

Ama yine de

inanıyorum.

Çünkü elimde

başka ne var?

Biraz hüzün.

Bir eski fotoğraf.

Bir de

gecenin içinde

küçücük bir ışık.

Ben o ışığı

söndürmeyeceğim.

Sen de söndürme.

Bazen insan olmak

çok büyük bir şey değil.

Bir çocuğun başını okşamak.

Bir ihtiyara

“nasılsın?” demek.

Ekmeğini bölmek.

Birinin yarasını görüp

yanından geçmemek.

Hepsi bu belki.

Bir gün

çocukların güldüğü,

tarlaların bereketlendiği,

fabrika bacalarından

zehir değil

ekmek kokusunun çıktığı,

madencinin ocağa girerken

evine döneceğini bildiği

günleri görmek istiyorum.

Annenin

çocuğunun geleceğinden

korkmadığı günleri.

Belki göremem.

Ama yine de istiyorum.

Bir gün

sokaklarda türküler söylenir.

Belki düğünde.

Belki iş çıkışında.

Belki hiçbir sebep yokken.

Bir çocuk gelir yanıma.

Elinde bir papatya.

Soruyor:

“Amca,

dünya güzel mi?”

Ne diyeyim?

“Güzel,” diyorum.

Sonra duruyorum.

“Daha güzel olacak çocuk.

Biz uğraşırsak.”

Başını sallıyor.

Papatyayı bana veriyor.

Ben de alıyorum.

O küçücük eli

bir süre bırakmak istemiyorum.

Çünkü dünya

bize hazır bir yer değil.

Bizden sonra

başkaları da yaşayacak burada.

Çocuklar.

Henüz doğmamış olanlar.

Onlara ne bırakacağız?

Bir avuç toprak mı?

Bir yığın öfke mi?

Yoksa

birbirine selam veren insanların

yaşadığı bir sokak mı?

Bilmiyorum.

Ama ben

ikincisini istemiyorum.

Birbirimizi kırmayalım.

Yıkmayalım.

Yakmayalım.

Birbirimize

biraz insan gibi bakalım.

Bazen bir ekmeği bölerek.

Bazen bir kapıyı açarak.

Bazen de

hiçbir şey söylemeden

yan yana oturarak.

Belki insan dediğin

tam da budur.

Çok büyük laflar değil.

Birinin canını

acıtmadan geçmek bu dünyadan.

Ve mümkünse

arkanda küçük de olsa

bir iyilik bırakmak.

Ben buna inanıyorum.

İnsan dediğin

biraz toprak kokmalı.

Biraz yağmur.

Biraz ekmek.

Biraz da

insan…

Hikmet Metin Çavdar

Nazım Hikmet Hasan Hüseyin Korkmazğil şair şiir