AK Parti Neden Sertleşen Bir Siyaset Dilinde Israrcı?

AK Parti iktidarı döneminde sıkça tartışılan başlıklardan biri, siyasetin dilindeki sertleşme.

Çünkü bir ülkede iktidarın dili sertleştiğinde, toplumun nabzı da hızlanır. Siyaset, ikna ve uzlaşma zemini olmaktan çıkıp bir güç gösterisine dönüştüğünde, gerilim yalnızca sokakta değil, söylemin kendisinde kök salar.

Peki bir iktidar neden böyle bir dili tercih eder?

Bu sorunun ilk cevabı, siyasetin doğasında saklı: güç ve onu koruma refleksi. Uzun süre iktidarda kalan yönetimler, zamanla eleştiriyi yalnızca bir fikir ayrılığı olarak değil, varlıklarına yönelmiş bir tehdit olarak algılayabilir. Bu algı değişimi, dili de dönüştürür. Daha sert, daha dışlayıcı ve zaman zaman ötekileştirici bir söylem öne çıkar.

Eleştiri, demokratik bir denetim aracı olmaktan çıkar; “karşı cephe”nin hamlesi gibi okunur.

İkinci önemli etken, seçmen konsolidasyonudur.

Sert dil, tabanı diri tutmanın pratik yollarından biri olarak görülür. “Biz” duygusunu güçlendirmek için “öteki”nin belirginleşmesi gerekir. Böylece siyasi rekabet, bir fikir yarışından çok bir kimlik mücadelesine evrilir. Bu dönüşüm, kısa vadede mobilizasyon sağlar; ancak uzun vadede toplumsal fay hatlarını derinleştirir.

Bir diğer belirleyici unsur ise kriz dönemleridir. Ekonomik dalgalanmalar, güvenlik sorunları ya da dış politika gerilimleri, iktidarların dili sertleştirmesine zemin hazırlayabilir. Bu tür zamanlarda yönetimler, kontrolü kaybetmemek adına daha kararlı ve sert bir görüntü vermeyi tercih eder. Sertlik, çoğu zaman “güç” ile eş anlamlı sunulur.

Bu tartışmanın yerel yönetimler boyutu da dikkat çekici. Özellikle iktidarın kazanamadığı belediyelerle merkezi yönetim arasındaki ilişki zaman zaman gerilimli bir hatta ilerler. Kamuoyunda sıkça dile getirilen iddialar arasında; kaynakların kısıtlanması, yoğun denetimler, görevden almalar ve yargı süreçleri üzerinden baskı kurulması yer alır. Buna karşılık iktidar cephesi, bu adımları “hukuki süreçler”, “yolsuzlukla mücadele” ve “kamu düzenini sağlama” gerekçeleriyle savunur.

31 Mart 2024 yerel seçimleri sonrasında bazı belediye başkanları hakkında soruşturmalar açıldığı ve görevden uzaklaştırmalar yaşandığı biliniyor.

Ancak “22 CHP’li belediye başkanı hakkında tutuklama kararı verildi” gibi kesin ve sabit bir toplamın, kamuya açık ve güvenilir kaynaklarda net biçimde doğrulandığını söylemek güç.

Öte yandan, Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel’in de aralarında bulunduğu 18 kişi hakkında “rüşvet, suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve ihaleye fesat karıştırma” iddiasıyla gözaltı süreci yürütüldü.

Tam da bu noktada mesele tek boyutlu olmaktan çıkıyor. Çünkü aynı olay, farklı perspektiflerden tamamen farklı anlamlar taşıyabiliyor. İktidar açısından bu süreçler hukukun işletilmesi olarak görülürken; eleştirenler, bunun siyasi rekabeti idari ve yargısal araçlarla şekillendirme riski taşıdığını savunuyor.

Burada belirleyici olan, hukukun üstünlüğüne dair güven. Eğer yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı konusunda toplumda soru işaretleri artarsa, atılan her adım siyasi bir hamle olarak algılanır. Bu algı ise yalnızca muhalefeti değil, geniş toplum kesimlerini etkiler ve kurumsal güveni aşındırır.

Asıl kritik eşik, sertlik ile meşruiyet arasındaki dengedir. Devletin denetim hakkı tartışmasızdır; ancak bu denetim şeffaf, adil ve eşit uygulanmadığında, bir kamu görevi olmaktan çıkar ve güç kullanımı olarak algılanır. Sorun da tam olarak bu algının güçlenmesiyle başlar.

Kısa vadede etkili görünen sert söylem ve uygulamalar, uzun vadede toplumsal güveni zedeler. Oysa demokrasinin gücü, farklılıkların bir arada yaşayabilmesinden gelir. Siyasetin dili ne kadar kapsayıcı olursa, toplum da o kadar sakin ve dengeli olur.

İktidarlar gelir geçer; ancak geride bıraktıkları siyaset kültürü kalıcıdır. Bu nedenle asıl mesele, kimin yönettiğinden çok, nasıl yönettiğidir. Sertlik geçici bir araç olabilir; fakat adalet ve meşruiyet, kalıcı bir düzenin temelidir.

 

Ak parti belediye göz altı tutuklama